AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 7755/10
Abdulhamit YILMAZ ve diğerleri / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
Paul Lemmens,
KsenijaTurković,
JonFridrikKjølbro,
StéphanieMourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri MüdürüStanleyNaismith’in katılımıyla 24 Mayıs 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 25 Ocak 2010 tarihli başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranların cevap olarak sunduğu görüşleri göz önünde bulundurarak, yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, altı Türk vatandaşının, Abdulhamit, Cahit ve Dilan Yılmaz ile Şehnaz, Deniz ve Zeynep Yılmaz’ın (“başvuranlar”) 25 Ocak 2010 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 7755/10) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Van Barosuna bağlı Avukat M.Timur tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru 6 Mayıs 2013 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
A. Davanın koşulları
4. Başvurunun kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
5. Başvuranlar sırasıyla 1962, 1989, 1999, 1952, 1986 ve 1982 doğumlu olup, Van’da ikamet etmektedirler.
1. Başvuranların yakınlarının ölümü ile ilgili olarak yürütülen ceza soruşturması
6. Abdulhamit ve Şehnaz Yılmaz’ın oğulları; Cahit, Dilan, Deniz ve Zeynep Yılmaz’ın erkek kardeşleri olan Vedat (9 yaşında) ve Mucahir Yılmaz (10 yaşında), 7 Nisan 2004 tarihinde saat 19.45 sıralarında evlerinde meydana gelen patlama sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir.
7. Polisler, saat 21.00’de patlamanın yaşandığı yere gelerek olay yeritespit tutanağı düzenlemişlerdir. Tutanakta, olay yerinde sekiz adet boş kovan bulunduğu belirtilmiştir. Polisler aynı zamanda olay yeri krokisi de çizmişlerdir.
8. Bomba uzmanları saat 23.30’da konuyla ilgili tutanak düzenlemişlerdir. Söz konusu tutanakta, olay yerine saat 20.05’te gelerek patlamanın meydana geldiği çevrede güvenliği sağladıklarını belirtmişlerdir. Bomba uzmanları, patlamanın, başvuranların evinin salonunda meydana geldiğini tespit etmiş ve olay yerinden numuneler almışlardır.
9. Olayın meydana geldiği gece, müteveffaların anne ve babası ile kız kardeşlerinden birisinin ifadeleri alınmıştır. Müteveffaların kız kardeşi; annesi, küçük erkek kardeşi ve dedesiyle birlikte evin bir odasında bulundukları sırada salonda bir patlama meydana geldiğini ve cam parçalarının, bulundukları odaya sıçradığını belirtmiştir. Bunun yanı sıra, söz konusu patlamanın nasıl ve neden meydana geldiğini bilmediğini eklemiştir.
10. Müteveffaların annesi, oğullarının saat 18.00’e doğru dışarıya oyun oynamaya çıktıklarını; ancak döndüklerini görmediğini, saat 19.10 sıralarında kızı ve kayınpederiyle birlikte evin bir odasında bulundukları sırada patlama sesi duyduğunu ve cam parçalarının bulundukları yere sıçradığını ifade etmiştir. Aynı zamanda bu patlamanın nasıl ve neden meydana geldiğini bilmediğini de eklemiştir.
11. Müteveffaların babası ise oğullarının patlayıcı maddeyi nasıl bulmuş olabileceklerini ve bu maddelerin evinde ne aradığını bilmediğini ifade etmiştir. Bunun yanı sıra, evlerinin askeri bölgenin yakınında bulunması nedeniyle bu maddenin bir el bombası olabileceğinden şüphelendiğini belirtmiştir.
12. Ertesi gün gece yarısı bir otopsi raporu düzenlenmiştir. Raporda, Muhacir Yılmaz’ın kol ve bacaklarında meydana gelen yaralanma neticesinde ani ve önemli miktardaki kan kaybı ilebeyninde oluşan zarar nedeniyle kardiyorespiratuararrestsonucu; Vedat Yılmaz’ın ise beyninde meydana gelen zarar nedeniyle kardiyorespiratuararrest sonucu hayatını kaybettiği bildirilmiştir.
13. Polisler sabah saat 2.00’de olay yeri inceleme raporu düzenlemişlerdir. Raporda, olay yerinde dört adet kovan bulunduğu, olay yerinde film ve fotoğraf çekimleri yapıldığı ve kroki çizildiği bildirilmiştir.
14. Saat 9.30’da, patlamanın meydana geldiği ve askeri mühimmatların bulunduğu yeri gösteren yeni bir kroki çizilmiştir.
15. Van Emniyet Müdürlüğü’nün bomba uzmanları tarafından aynı gün saat 11.00 sıralarında tutanak düzenlenmiştir. Tutanaktan, başvuranların evlerinin çevresinde yapılan araştırmalar neticesinde, evlerinin arkasındaki sokakta yer alan su kanalizasyonunun içinde, daha önce patlamış olan askeri bir mermi bulunduğu anlaşılmaktadır.
16. Aynı gün, çocukların babası, dikkatsizlik ve ihmalkârlık sonucu oğullarının ölümüne sebep oldukları gerekçesiyle Van İl Jandarma Komutanlığı sorumluları hakkında Van Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Daha önce de benzer olaylarınyaşanmış olması nedeniyle, oğullarının Jandarma Komutanlığının çöp tenekesinde patlayıcı bir madde bulmuş olabileceklerini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan yaşam hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
17. Van İl Jandarma Komutanlığı Kriminal Laboratuvarı tarafından 15 Nisan 2004 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporunda, patlamanın meydana geldiği yerde bulunan kırk dokuz adet metal parçası ile Muhacir’in vücudundan çıkarılan dört parçanın, Güney Kore malı K-200 model, 40 mm.lik bir silaha ait mühimmat parçaları olduğu bildirilmiştir. Raporda ayrıca bu model kovanların tapasının üzerine sert bir cisimle vurulması ya da kurcalanması durumunda kolaylıkla infilak edebilecek nitelikte hassas bir yapıda olduğu belirtilmiştir. Öte yandan, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanuna eklenen 5. madde anlamında savaş mühimmatları olduğu bildirilmiştir.
18. Cumhuriyet Savcısı, 4 Haziran 2004 tarihinde bilgi almak amacıyla Van İl Jandarma Komutanlığına yazdığı yazıda, bilhassa, askerlerin eğitim atışları sırasında kullanılan arazinin yüz ölçümü, arazinin dikenli tellerle çevrili olup olmadığı, patlama tarihinden önceki yıl içinde bu bölgede eğitim atışları yapılıp yapılmadığı, yapılmışssa, bu atışların tarihleri, - HE tipi 40 mm.lik 226 g K-502 ve K-200 kod numaralı, Güney Kore malı mühimmatların kullanılıp kullanılmadığı ve kullanılmışsa hangi birlikler tarafından kullanıldığının bildirilmesini talep etmiştir. Öte yandan,arazinin ve gerektiği takdirde dikenli tellerin fotoğraflarının yanı sıra eğitim atışlarının ardından alanın güvenliğini ve kovanların toplanmasını sağlamakla görevli garnizon komutanının kimlik bilgilerini istemiştir.
19. Van İl Jandarma Komutanlığı 29 Temmuz 2004 tarihinde Cumhuriyet Savcılığına yazdığı yazıda, askeri atış yapılan eğitim alanın yüz ölçümünün 107,361 m2olduğu; alanın etrafının tel kafesler ve dikenli tellerle çevrili olduğu; ayrıca asma bir kilitle kapalı olduğu; farklı tarihlerde, tel kafes ve dikenli tellerin kimliği belirlenemeyen kişilerce tahrip edildiği; ancak bunların düzenli olarak onarıldığı; arazinin, 7 Nisan 2004 tarihinde 2.100 m. dikenli tel ve 470 m. tel kafesle çevrildiği; ayrıcaeğitim atışları boyunca, bahse konu türdeki mühimmatların 20 ve 25 Mayıs; 13, 24 ve 29 Ağustos; 21 ve 24 Ekim tarihleri ile 20 Kasım 2003, 28 Ocak, 20 Şubat ve 27 Şubat 2004 tarihlerinde kullanıldığı; bu eğitim atışlarının her birinin sonunda düzenlenen tutanaklarda, eğitim bölgesinde patlamamış mühimmat kalmadığı belirtildiği bildirilmiştir. Öte yandan, Van İl Jandarma Komutanlığı, Cumhuriyet savcısına, kovanları toplamakla ve atış eğitimleri sonrasında bölgenin güvenliğini sağlamakla görevli subayların kimliklerini ibraz etmiştir.
20. Cumhuriyet Savcısı, 24 Nisan 2007 tarihinde Van Jandarma Komutanlığı bünyesindeki bir sorumlunun ifadesini almıştır. İlgili ifadesinde,ihtilaf konusu patlamanın meydana geldiği dönemde, askeri birliğin atış bölgesinde 40 mm.lik eğitim mermilerini kullandığını beyan etmiştir. Ayrıca söz konusu bölgenin, tel kafeslerle çevrili olup, sivillerin girmesi yasak olan bir askeri bölge olduğunu belirtmiştir. Bunun yanı sıra, atış bölgeleri arasında kayda değer mesafeler bulunduğunu ve bu mermilerin atış bölgesinin dışına çıkarak sivillerin girebileceği bölgelere düşmesinin teknik olarak mümkün olmadığı belirtmiştir.Öte yandan, her eğitim sonunda, askerlerin, mermilerin patlayıp patlamadığı kontrol ettiklerini ve bomba uzmanı ekiplerinpatlamamış mermileri imha etmekle görevli oldukları da eklemiştir.İlgili aynı zamanda, eğitim bölgesinin ancak güvenliği sağlandıktan sonra terk edildiğini belirtmiştir.
21. Cumhuriyet savcısı 30 Mart 2009 tarihinde, yaşanan olayların faillerinin tespit edilmesi amacıyla, zaman aşımı süresinin sonuna kadar (7 Nisan 2014 tarihine kadar) daimi arama kararı vermiştir.
22. Mahkeme’de, söz konusu soruşturmanın akıbetiyle ilgili belgeler bulunmamaktadır.
2. İdari yargıda tazminat davası
23. Başvuranlar, 1 Temmuz 2004 tarihinde İçişleri Bakanlığına başvurarak, yakınlarının hayatlarını kaybetmelerinden dolayı yaşadıkları zarar nedeniyle tazminat ödenmesini talep etmişlerdir.
24. İçişleri Bakanlığı, 9 Eylül 2004 tarihinde adli veya idari mahkemelerin konuya ilişkin herhangi bir kararının bulunmaması nedeniyle tazminat ödenemeyeceğini başvuranlara bildirmiştir.Aynı zamanda, başvuranların Van İdare Mahkemesi’ne başvurmak için cevap tarihinden itibaren altmış günlük bir süreye sahip olduklarını belirtmiştir.
25. Başvuranlar, bunun üzerine 19 Ekim 2004 tarihinde Van İdare Mahkemesinde İçişleri Bakanlığına karşı tazminat davası açmışlardır. Müteveffanın anneve babası maruz kaldıklarını iddia ettikleri maddi zarar nedeniyle her biri için 40 milyar Türk lirası (TRL) – yaklaşık 40.000 TRY[1] ; manevi zarar için ise 50 milyar TRL tazminat ödenmesini talep etmiştir. Müteveffaların kız ve erkek kardeşleri, maruz kaldıklarını iddia ettikleri maddi zararnedeniyle her biri için 5 milyar TRL ve manevi zarar nedeniyle yine her biri için 10 milyar TRL tazminat ödenmesini talep etmiştir.
26. İçişleri Bakanlığı, 6 Aralık 2004 tarihinde sunduğu savunma dilekçesinde, söz konusu mühimmatların türünün Van Jandarma Komutanlığının envanter defterinde kayıtlı olmadığını ve dolayısıyla başvuranların yakınlarının ölümüne neden olan mühimmatların Jandarma Komutanlığına ait olduğunun düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür. Aynı zamanda başvuranların anne ve babasının, çocuklarını koruma ve gözetme görevlerini yerine getirmediklerini iddia etmiştir. Sonuç olarak tazminat davasının reddini talep etmiştir.
27. Başvuranlar, 21 Aralık 2004 tarihinde cevaben sundukları dilekçede, Bakanlığın bu yöndeki iddialarına itiraz etmişlerdir.
28. İdare Mahkemesi, 28 Kasım 2007 tarihinde, daha önce patlatılmayan askeri mühimmatların şehir merkezine yakın bir bölgede bulunmasının idarenin hizmet kusurunu oluşturduğu kanısına varmıştır. Bu durum, davalı idarenin, güvenliğin sağlanmasına ilişkin görevini doğru şekilde yerine getirmediğini ortaya koyacak niteliktedir.Mahkeme, müteveffaların yakınlarının maruz kaldığı zararı değerlendirildiği 3 Mayıs 2007 tarihli bilirkişi raporu ışığında, ilgililerin tazminat taleplerini kısmen haklı bulmuştur. Maruz kalınan maddi zarar için müteveffaların babasına 15.848,85 TRY,annesine 8.346,05 TRY; maruz kalınan manevi zarar için iseher birine 10.000 TRY ödenmesine karar vermiştir. Öte yandan, başvuranlar Zeynep, Cahit ve Deniz Yılmaz’ın her birine maruz kalınan manevi zarar için 5.000 TRY ve başvuran Dilan Yılmaz’a ise bu bağlamda 1.000 TRY ödenmesine karar vermiştir.
29. Başvuranlar, 20 Mayıs 2008 tarihinde Danıştay önünde temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, ödenmesine karar verilen tazminatların miktarından ve müteveffaların erkek ve kız kardeşlerinin maruz kaldıkları maddi zarar için herhangi bir tazminata hükmedilmemesinden şikâyetçi olmuşlardır. Bu bağlamda, İdare Mahkemesi’nin kararını dayandırdığı bilirkişi görüşlerine itiraz ettiklerini de belirtmişlerdir.
30. İçişleri Bakanlığı da 10 Haziran 2008 tarihinde Danıştay önünde temyiz başvurusunda bulunarak İdare Mahkemesi’nin 28 Kasım 2007 tarihli kararınınyürütmesinin durdurulmasını talep etmiştir. Başvuranların yakınlarının ölümüne neden olan patlayıcı maddenin Van Jandarma Komutanlığının envanter defterinde kayıtlı olmaması nedeniyle idarenin doğrudan sorumlu tutulamayacağını ifade etmiştir. Yalnızca başvuranların evlerinin yakınında Van Jandarma Komutanlığı tarafından kullanılan atış bölgesinin bulunmasından dolayı tazminata hükmedilmesinin kanuna aykırı olduğunu ileri sürmüştür Başvuranların anne ve babasının, çocuklarının gözetimine ilişkin görevlerini yerine getirirken gereken önleyici tedbirleri almadıklarını belirtmiştir.
31. Danıştay, 28 Kasım 2008 tarihinde, İdare Mahkemesi kararıninyürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.
32. Danıştay, 17 Mart 2009 tarihinde, askeri mühimmatların davacıların evine nereden ve ne şekilde getirildiğinin ve olaydan önce evde saklanıp saklanılmadığının İdare Mahkemesince araştırılmadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Danıştay, özellikle ihtilaf konusu mühimmatların askeri atış bölgesinden gelip gelmediğinin, İçişleri Bakanlığının hizmet kusurunun hangi ölçüde olabileceğinin ve çocuklarını korumak ve gözetmekle görevli anne ve babanın veya üçüncü kişilerin olayda sorumlulukları bulunup bulunmadığının araştırılmaması nedeniyleolaya ilişkin koşulların aydınlatılmadığını tespit etmiştir.
33. İdare Mahkemesi, bozma kararı üzerine, 17 Mayıs 2012 tarihinde çocukların söz konusu mühimmatı nasıl ve nereden edindikleri kesin olarak kanıtlanamasa bile askeri eğitimler için kullanılan bir mühimmatın söz konusu olduğunun; Jandarma Komutanlığı tarafından kullanılan atış alanının, patlamanın meydana geldiği eve yaklaşık 1.000 m. mesafede bulunduğunun; söz konusu türdeki mühimmatların burada kullanıldığının; bahsekonu atış alanı tel kafesle çevrili olsa bile, bu tel kafese zaman zaman bilinmeyen kişilerce zarar verildiğinin; söz konusu türdeki mühimmatın, PKK’ya (Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı örgüt) yönelik yürütülen operasyonlar dolayısıyla ele geçirilmediğinin tespit edildiği değerlendirmesinde bulunmuştur.Mahkeme, bu unsurların tamamınıgöz önünde bulundurarak,Devletin, vatandaşlarının güvenliğinin sağlanmasına ilişkin görevini yerine getirmediği kanaatine varmıştır. Bu nedenle Mahkeme, idarenin hizmet kusurunun bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. Mahkeme, 3 Mayıs 2007 tarihli bilirkişi raporunda, çocukların babası ve annesine maruz kaldıkları maddi zararı sırasıyla 15.848,85 TRY ve 8.346,05 TRY olarak değerlendirdiğini tespit etmiştir. Bunun yanı sıra, anne ve babanın çocuklarını koruma ve gözetme görevlerini yerine getirmedikleri kanaatine vararak, bu meblağları azaltmaya karar vermiş ve maddi zarar için kendilerine sırasıyla 7.924,43 TRY ve 4.173 TRY ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, aynı zamanda anne ve babanın her birine maruz kalınan manevi zarar için 10.000 TRY, diğer başvuranların her birine de aynı bağlamda 5.000 TRY ödenmesine karar vermiştir.
34. Başvuranlar, 15 Ağustos 2012 tarihinde, diğerlerinin yanı sıra, ödenmesine karar verilen tazminat miktarına ve olayın meydana gelmesinde sorumluluğun müteveffaların anne ve babasına yüklenmesine itiraz ederek, Danıştay önünde temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
35. 16 Kasım 2012 tarihinde, başvuran tarafa 122.970,52 TRY (yaklaşık 53.935 avro) ödenmiştir.
36. Danıştay 9 Temmuz 2013 tarihli kararla, idarenin hizmet kusuru işlediği ve başvuranların maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesi ilkesi ile ilgili kısımlarına itiraz edilen ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve böylelikle ilk derece mahkemesinin kararının bu kısımları kesinleşmiştir. Buna karşın, Danıştay, ilk derece mahkemesi kararını, tazminat miktarlarının değerlendirmesiyle ilgili olarak, başvuranların lehine bozmuştur. Danıştay öncelikle, bilirkişi raporunun tarihi (3 Mayıs 2007) ile idare mahkemesinin kararını açıkladığı tarih (17 Mayıs 2012) arasında beş yıldan fazla bir zaman geçtiğini ve söz konusu rapora dayanarak tazminat talebinin geri kalan kısmını reddetmenin kanuna aykırı olduğunu tespit etmiştir. Yüksek mahkeme bu bağlamda, başvuranların maruz kaldıkları maddi zararla ilgili güncel bir değerlendirme yapılması amacıyla yeni bir bilirkişi raporu talep edilmesinin uygun olduğunu kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranların yakınlarının kaybını ve idarenin kusurunun ağırlığını göz önünde bulundurarakDanıştay, maruz kalınan manevi zarar bağlamında ödenen meblağların ağır bir niteliği olması gerektiği kanaatindedir. Ancak, somut olayda bu meblağların böyle bir nitelik taşımadığını tespit ederek, bunların artırılması gerektiğine karar vermiştir.
37. Dosyada yer alan belgelerden, İdare Mahkemesi önündeki yeniden yargılama sürecinin derdest olduğu anlaşılmaktadır.
B. İlgili iç hukuk
38. Anayasa’nın 125. maddesinin 1 ve 7. fıkraları aşağıdaki şekildedir:
“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(...)
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
39. 9 Ocak 2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair 6384 sayılı Kanun’un somut olayla ilgili hükümleri Turgut ve diğerleri/Türkiye((kabul edilebilirlik hakkında karar), No.4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013) kararında yer almaktadır.
ŞİKÂYETLER
40. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2 ve 13. maddelerine dayanarak, Devletin, ihtilaf konusu olayı önleyebilecek tedbirler almadığını iddia ederek, yakınlarının yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmektedirler.
41. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, idare mahkemeleri önündeki yargılamanın aşırı uzun olarak nitelendirdikleri süresinden şikâyet etmektedirler.
42. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, yargılamanın aşırı uzun süresinden şikâyet edebilecekleri bir hukuk yolu bulunmadığından yakınmaktadırlar.
43. Başvuranlar son olarak, Sözleşme’nin 14. maddesine dayanarak, Kürt olmaları nedeniyle ayrımcı bir muamele gördüklerini iddia etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Yaşam hakkı
44. Başvuranlar Sözleşme’nin 2 ve 13. maddelerine dayanarak, Devleti, sözkonusu askeri faaliyetler karşısında yaşamın etkin şekilde korunmasını sağlamak için herhangi bir tedbir almamakla suçlamaktadırlar.
Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme (Bouyid/Belçika [BD], No. 23380/09, § 55, AİHM 2015), başvuranların şikâyetinin Sözleşme’nin yalnızca 2. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Söz konusu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“ 1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...)”
45. Hükümet öncelikle, başvuranların mağdur sıfatı bulunmadigiyönünde bir itiraz ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, bir kimsenin, şikâyetinin giderilmesi halinde, Sözleşme’nin ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olduğu iddiasında bulunamayacağını ifade etmektedir. Hükümet, bu durumda, başvuranların idare mahkemeleri ve Danıştay önündeki davayı kazandıklarını ve dolayısıyla bundan böyle iddia edilen ihlal nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunmayacaklarını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, Danıştay tarafından verilen 9 Temmuz 2013 tarihli kararın ardından, idare mahkemesinin kararının bir kısmının kesinleştiğini ve başvuran tarafa ödenmesine karar verilen tazminat miktarının ancak artırılabileceğini eklemektedir.
46. Hükümet aynı zamanda iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Öncelikle, somut olayda yürütülen ceza soruşturmasının ve idari yargılamanın halen ulusal makamlar önünde derdest olduğunu ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, 17 Eylül 2013 tarihinde verilen bir kararda, Anayasa Mahkemesinin, Anayasa’nın yaşam hakkını koruyan hükümlerinin usul yönünün ihlal edildiği sonucuna vardığını ve davacılara, iddia ettikleri manevi zarar bağlamında belli bir tazminat ödendiğini belirtmektedir. Hükümet somut olayda, başvuran tarafın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmadığını belirtmekte ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Hasan Uzun/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10755/13, 30 Nisan 2013) kararında vardığı sonuçlarına atıfta bulunarak, başvuran tarafın Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuş olması gerektiği kanısına varmaktadır.
47. Hükümet tarafından ileri sürülen itirazlara yanıt vermeyen başvuranlar cevap dilekçelerinde, Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralına uygun olarak başvuruda bulunduklarını ifade etmektedirler.
48. Mahkeme, iddia edilen Sözleşme ihlalini telafi etme görevinin öncelikle ulusal makamlara ait olduğunu hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, bir başvuranın iddia edilen ihlalden dolayı “mağdur” olduğunu ileri sürüp süremeyeceği sorunu, Sözleşme bakımından yargılamanın tüm aşamalarında ortaya çıkmaktadır. Ulusal makamların, açıkça ya da özünde, Sözleşme’nin ihlal edildiğini kabul etmedikleri vesonrasında bu ihlali telafi etmedikleri sürece, başvuran lehine verilmiş olan bir karar ya da tedbir, ilke olarak, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca ilgiliyi “mağdur” sıfatından yoksun bırakmak için yeterli olmamaktadır (Kurić ve diğerleri/Slovenya [BD], No. 26828/06, § 259, AİHM 2012 (alıntılar) veNada/İsviçre [BD], No. 10593/08, § 128, AİHM 2012).
49. Dolayısıyla, Sözleşme ile korunan bir hakkın ihlal edildiğinin ulusal merciler tarafından en azından özünde kabul edilip edilmediğini ve söz konusu ihlalin telafi edilme yolunun uygun ve yeterli olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini denetleme görevi Mahkeme’ye aittir (bk. özellikle, Scordino/İtalya (No. 1) [BD], No. 36813/97, § 193, AİHM 2006‑V).
50. Mahkeme genel olarak, Sözleşme ile güvence altına alınan bir hakkın ihlalini iç hukukta telafi etmek için uygun ve yeterli tazmininin, bilhassaSözleşme’nin ihlalinin niteliği göz önünde tutularak, davanınkoşullarının tamamına bağlı olduğu kanaatindedir (Gäfgen/Almanya [BD], No. 22978/05, § 116, AİHM 2010).
51. Mahkeme, somut olayın koşullarında, mevcut başvurunun esas itibariyla, Devletin, başvuranların yakınlarının yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğüyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme bu bağlamda, patlamamış askeri mühimmatların imhasına ilişkin yönetmeliğin uygulanması hususunda Devlet görevlilerinin ihmali söz konusu olduğunda, tazminat yolunun“etkili yargı sistemi” kriterini karşıladığı ve uygun ve yeterli olarak kabul edilebileceğini hatırlatmaktadır (Hayri Aslan ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 18751/05, 30 Kasım2010; bk. aynı zamanda, a contrario,Oruk/Türkiye, No. 33647/04, § 55, 4 Şubat2014). Bu konuda, Mahkeme, idare yargıdaki tazmin yolunun, mevcut davadakine benzer koşullarda hayatını kaybeden kurbanların yakınları için etkin bir hukuk yolu olduğu sonucuna vardığını da hatırlatmaktadır (Amaç ve Okkan/Türkiye, No. 54179/00 ve 4176/00, § 49, 20 Kasım 2007).
52. Bu durumda, Mahkeme, ulusal merciler tarafından yapılan ihlal tespitinin Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili olarak tartışmaya mahal vermediği, zira yerel mahkemelerin - son olarak Danistay’ın–idarenin hizmet kusuru nedeniyle vatandaşlarının güvenliğini sağlama görevini yerine getirmediği sonucuna ulaştıkları kanaatine varmaktadır.Nitekim yargılamanın bir kısmının halen idare mahkemesi önünde derdest olmasına rağmen, Mahkeme, Danıştay’ın 9 Temmuz 2013 tarihli kararıyla, ilgilimahkemenin bahse konu kararının, idarenin hizmet kusuru işlediği ve başvuranların maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesi ilkesi ile ilgili kısımlarının kesinleştiğini kaydetmektedir.
53. Geriye, idare mahkemesinin ve Danıştay’ın kararlarının başvuranlar için uygun ve yeterli bir telafi teşkil edip etmediğini araştırmak kalmaktadır.
54. Bu bağlamda, Mahkeme, ulusal makamların tespit edilen ihlalin telafisi bağlamında başvurana tazminat ödenmesine karar vermeleri halinde, kendisinin söz konusu tazminat miktarını incelemesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu incelemeyi yaparken, Mahkeme, benzer davalardaki uygulamasınıgöz önünde bulunduracak ve benzer bir durumda ödenmesine karar verdiği meblağı elinde bulunan unsurlara dayanarak değerlendirecektir. Bu durum, iki meblağın mutlaka aynı olması gerektiği anlamına gelmemektir. Dahası, Mahkeme, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı duyulmasını sağlama görevinin öncelikle kendilerine ait olması sebebiyle, seçilen telafi yolu ve ulusal mercilerin söz konusu telafiyi gerçekleştirme hızları da dâhil olmak üzere davanın kendine özgü koşullarının tamamını göz önünde bulunduracaktır. Bu nedenle, ulusal düzeyde ödenmesine karar verilen meblağ, incelenen davanın koşulları bakımından açıkça yetersiz olmamalıdır (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Scordino(no 1)kararı, §§ 178‑203,Cocchiarella/İtalya [BD], No. 64886/01, §§ 65‑107, AİHM 2006‑V, Becová/Slovakya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 23788/06, 18 Eylül 2007, Kormoš/Slovakya, No. 46092/06, § 73, 8 Kasım 2011, Žúbor/Slovakya, No. 7711/06, § 63, 6 Aralık 2011 ve Horváth/Slovakya, No. 5515/09, § 93, 27 Kasım 2012).
55. Somut olayda, Mahkeme 16 Kasım 2012 tarihinde, başvuranlara 122.970,52 TRY (yaklaşık 53.935 avro) ödeme yapıldığını ve öte yandan, ilgililere ödenmesine karar verilen –taraflarca itiraz edilmeyen- tazminat miktarının daha da artırılabileceğini kaydetmektedir. Mahkeme, başvuran tarafa ödenen tazminat miktarının açıkça yetersiz olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.
56. İç hukukta hükmedilen tazminat yeterli ve uygun olduğundan, başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlali nedeniyle “mağdur” olduklarını iddia edemezler.
57. İç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamındaki ilk itirazlarla ilgili olarak, Mahkeme, başvuranların mağdur sıfatıyla ilgili olarak vardığı sonucu göz önünde bulundurarak, bu konuya eğilmenin yararlı olmadığı kanaatindedir.
58. Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki şikâyet, 35. maddenin 3. fıkrasının a) bendi anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (rationepersonae) bağdaşmayıp, 35. maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
B. Yargılamanın süresi ve bir yargılamanın aşırı uzun süresinden şikâyet etmeye imkân veren hukuk yolunun varlığı hakkında
59. Başvuranlar, idare mahkemeleri önündeki davalarının makul sürede görülmediğini iddia etmektedirler. Bu nedenle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Söz konusu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş (...) bir mahkeme tarafından (...) görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
60. Başvuranlar Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, yargılamanın aşırı uzun süresine ilişkin şikâyetlerini dile getirebilecekleri hukuk yolu bulunmamasından yakınmaktadırlar. Sözleşme’nin 13. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“(...) Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurama hakkına sahiptir.”
61. Mahkeme, başvuranların şikâyetlerine benzer şikâyetlerle ilgili olarak daha önce Turgut ve diğerleri (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, 26 Mart 2013) davasında karar verme fırsatı bulduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme söz konusu kararda, yargılama süresi nedeniyle “makul sürede” yargılanma ilkesinin ihlal edildiğini ileri süren ve Türkiye’de yargılamanın aşırı uzun süresiyle ilgili şikâyetlerini sunmaya elverişli yargı organı bulunmadığından şikâyet eden başvuranların Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve kendilerine şikâyette bulundukları konu ile ilgili tazmin sağlamaya elverişli makul imkânlar sunan 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan Tazminat Komisyonuna başvurmaları gerektiği sonucuna varmıştır (yukarıda anılan Turgut ve diğerleri kararı,§ 56).
62. Mahkeme somut olayda, başvuranların, Mahkeme’ye başvurudabulunmalarından sonra oluşturulan bu başvuru yolunu kullandıklarını belirtmediklerini gözlemlemektedir. Mahkeme, mevcut davada, yukarıda anılan davada vardığı sonuçtan farklı bir sonuca götürebilecek herhangi bir olay ya da iddia tespit etmemektedir.
63. İdare mahkemeleri önündeki yargılamanın süresi bağlamındaki şikâyet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir. Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyet de açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
C. Ayrımcılık iddiaları hakkında
64. Başvuranlar genel olarak, Kürt kökenli olmaları nedeniyle ayrımcı bir muamaleye maruz kaldıkları kanısındadırlar. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edildiğinden yakınmaktadırlar.
65. Elinde bulunan unsurların tamamını dikkate alan ve dile getirilen iddiaları incelemekle yetkili olan Mahkeme, başvuranların şikâyetlerini desteklemeden, iddialarını çok genel olarak sunduklarını tespit etmektedir.
66. Başvurunun bu kısmı da, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 16 Haziran 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
StanleyNaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1]1 Ocak 2005 tarihinde, eski Türk lirasının (TRL) yerine yeni Türk lirası (TRY) yürürlüğe girmiştir. 1 TRY bir milyon TRL’ye tekabül etmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy