AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 59061/16
Akif ZİHNİ / TÜRKİYE
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
ValeriuGriţco,
KsenijaTurković,
JonFridrikKjølbro,
Georges Ravarani,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü StanleyNaismith’in katılımıyla, 29 Kasım 2016 tarihinde, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, yukarıda belirtilen 26 Eylül 2016 tarihinde yapılan başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuran Akif Zihni, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup,1976 doğumludur ve Trabzon’da ikamet etmektedir.
A. Davanın Koşulları
2. Davaya konu olaylar, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Başvuran, 2000 yılından beri lise öğretmeni olarak çalışmaktaydı ve olayların meydana geldiği tarihte, Ortahisar’da (Trabzon) bulunan Gazi Anadolu Lisesi’nde müdür yardımcısı olarak görevliydi.
4. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde FETÖ/PDY’ye (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması - ‘‘Gülen Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması’’) bağlı olmakla suçlanan bir grup, 15 Temmuz 2016’yı 16 Temmuz’a bağlayan gece, darbe girişiminde bulunmuş, ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Söz konusu gece boyunca, çoğunluğu sivil olmak üzere 200’den fazla sayıda kişi, darbecilere karşı koyarken yaşamını yitirmiştir. Makamlar, söz konusu tarihi müteakip günlerde, birçok kişiyi yakalamış ve görevlerinden uzaklaştırmıştır.
5. Darbe girişiminin ardından, 21 Temmuz 2016 tarihinde, ilk olarak 90 gün boyunca olağanüstü hal ilan edilmiş, daha sonra bu süre, 19 Ekim 2016 tarihinden itibaren, ikinci olarak, 90 gün daha uzatılmıştır. Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca, on iki adet kanun hükmünde kararname yayımlanmıştır (667-678 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler).
6. Başvuran, 25 Temmuz 2016 tarihinde, görevden uzaklaştırılmıştır.
7. Resmi Gazetede 1 Eylül 2016 tarihinde yayımlanan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu tespit edilen 50.875 memur kamu görevinden ihraç edilmiştir (672 sayılı KHK 2. madde). Kamu görevinden çıkarılan söz konusu kişilerden 28.163 memur Milli Eğitim Bakanlığı mensubudur (bunların çoğunluğu öğretmenlerdir). Başvuran, bu kanun hükmünde kararnamenin ekinde bulunan ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ihraç edilen memurlara ilişkin listede 26.897 sırada bulunmaktadır.
Aynı kanun hükmünde kararnamenin 2. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, görevden ihraç edilen memurlar, yeniden kamu görevine kabul edilemezler. Ayrıca söz konusu memurların pasaportları iptal edilir.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
1. Anayasa
8. Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası aşağıdaki gibidir:
" Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır."
9. Anayasa’nın 121. maddesinde şu hususlar açıklanmıştır:
‘‘ Anayasanın 119. ve 120. maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilanına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmi Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir.
119. madde uyarınca ilan edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasanın 15 inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, [bu görevlilerin] durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenir.
Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler, Resmi Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların Meclis tarafından onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir.’’
10. Anayasa’nın, 5982 sayılı Kanunla değiştirilen 148. maddesi aşağıdaki gibidir:
" 1. Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler ve bireysel başvuruları karara bağlar. (...) olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz. (...)
3. Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır. (...)
4. Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz. (...) "
11. Anayasa’nın,yukarıdaki paragrafta anılan 148. maddesinden, Anayasa Mahkemesi’nin, normların Anayasa’ya uygunluğunu ya dava (Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla başvuru) yoluyla ya da itiraz yoluyla denetlediği anlaşılmaktadır. Ayrıca 23 Eylül 2012 tarihli Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle, Türk Hukuk Sisteminde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolu oluşturulmuştur. Anayasa’nın 148. maddesinin yeni 3. fıkrası, olağan kanun yollarının tüketilmesinin ardından, Anayasa Mahkemesi’ne, Anayasa ile Sözleşme ve Protokolleri tarafından korunan temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri süren şahısların yaptığı başvuruları inceleme yetkisi vermektedir.
12. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi’nin, bir kanun hakkında Anayasa’ya aykırılık itirazını karara bağlamış olması, söz konusu kanunun uygulanmasından kaynaklanan işlemlere karşı bireylerin yine Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunmasına engel değildir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 10 Mart 2011 tarihli bir kararla Anayasaya uygun bulduğu bir hükmün (E. 2009/85, K. 2011/49, 21 Ekim 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır), daha sonra uygulanması sonucu ulusal makamların, başvurucu kadının evlendikten sonra sadece kızlık soyadını taşımasına izin vermemesini kişisel haklarının ihlâli saymıştır (Sevim Akat Eksi, No. 2013/2187, 19 Aralık 2013).
2. Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 6216 Sayılı Kanun
13. 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin 3. fıkrasının ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
" (...) Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu olamaz. ‘‘
3. Olağanüstü Hal Döneminde Yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerin Yargı Denetimi
14. Olağanüstü hal döneminde yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerin yargı denetimi, doktrinde ve Türk mahkemelerinin içtihatlarında halen tartışma konusudur. Anayasa Mahkemesi, kendisine sunulan başvuruların hukuki nitelendirmesini yapmakla yetkili mercii olarak, Anayasa’nın 121. maddesi tarafından oluşturulan usule göre kabul edilen bir kararnamenin, yine aynı hüküm anlamında olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi olarak kabul edilip edilmeyeceğini belirlemekle görevli olduğu kanaatine varmış ve geçmişte, kanun hükmünde kararnamelerin, Anayasa’ya uygunluğunu denetlemiştir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, özellikle bu kararnamelerin, makamların olağanüstü hal bulunmayan bir bölgeye ilişkin tedbirler almasına izin veren bazı hükümlerini iptal etmiştir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi, olağanüstü hal süresince kabul edilen işlemlerin geçici niteliği sebebiyle, bu türden kararnamelerin, bir kanunu değiştiremeyeceğini belirtmiştir (E.1990/25, K.1991/1; E.1991/6, K.1991/20; E.1992/30, K.1992/36 ve E.2003/28, K.2003/42).
15. Anayasa Mahkemesi, daha sonra Türk milletvekillerinin Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla sunmuş oldukları başvurular vesilesiyle vermiş olduğu 12 Ekim (668 ve 669 sayılı KHK) ve 2 Kasım 2016 (670 ve 671 sayılı KHK) tarihli dört ilke kararıyla, içtihat değişikliği gerçekleştirmiş ve olağanüstü hal döneminde yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa’ya uygunluğunu denetleme yetkisinin bulunmadığına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye ilişkin 12 Ekim 2016 tarihli ilke kararında, özellikle Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca, olağanüstü hal döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin, şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi önünde dava konusu yapılamayacakları kanaatine varmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca, söz konusu kanun hükmünde kararnameleri denetleme yetkisinin, yasama organına ait olduğunun altını çizmiştir.
16. 15 Temmuz 2016 tarihinde meydana gelen olayların ardından, Anayasa Mahkemesi’ne, 45.000’den fazla bireysel başvuruda bulunulmuştur. Anayasa Mahkemesi, bireylere uygulanan kanun hükmünde kararname hükümlerini incelemekle yetkili olup olmadığı konusunda halen bir karar vermemiştir.
17. Diğer taraftan, Danıştay, 4 Kasım 2016 tarihli kararında, 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi uyarınca, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararıyla görevden ihraç edilen bir hâkim tarafından açılan iptal davasını görev yönünden reddetmiştir. Danıştay, gerekçesinde, dava konusu işlemin, yargı denetimine tabi tutulmuş olan bir disiplin cezası olarak kabul edilemeyeceğini, ancak geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran “olağanüstü tedbir” niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Danıştay, bu türden başvuruların ilk önce idare mahkemeleri tarafından incelenmesi gerektiği kanısına varmış ve dava dosyasını görevli ve yetkili ilk derece mahkemesine göndermiştir. Bu dava, halen ulusal mahkemeler önünde derdesttir.
ŞİKÂYETLER
18. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1., 2. fıkraları ve 3. fıkrasının a) bendi ile Sözleşme’nin 7., 8., 13., 14. ve 15. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6., 13. ve 15. maddelerini ileri sürerek, hakkında alınan görevden ihraç tedbirine karşı mahkemeye erişim hakkının bulunmamasından şikâyet etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası anlamında, masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu tespit edildiği gerekçesiyle kamu görevinden ihraç edildiğini, ancak bu kararın, hakkında açılmış herhangi bir ceza soruşturması veya ceza davası bulunmaksızın verildiğini belirtmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi açısından, hakkında yapılan suçlamanın niteliği ve sebebine ilişkin olarak kendisine bilgi verilmemiş olmasından şikâyet etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesine dayanarak, işlendikleri tarihte suç teşkil etmeyen eylemler sebebiyle, görevden ihraç edildiğini iddia etmektedir.
Ayrıca başvuran, yukarıda belirtilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle ihraç edilmiş olmasının, Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından korunan özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
Son olarak başvuran, Sözleşme’nin 14. maddesi anlamında, kendisi hakkında alınan ihtilaf konusu ihraç tedbiri sebebiyle, ayrımcılığa maruz kaldığından şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
19. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1., 2. fıkraları ve 3. fıkrasının a) bendi ile Sözleşme’nin 7., 8., 13., 14. ve 15. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
20. Mahkeme, öncelikle somut olayda başvuranın, ulusal mahkemelere başvurmadan önce kendisine başvurduğunu tespit etmektedir. İlgili, bu eksikliği haklı göstermek amacıyla, olağanüstü hal kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle alınan tedbirlerin, dava konusu yapılamaması sebebiyle, ihraç tedbirine itiraz edebileceği etkin bir başvuru yolu bulunmadığını ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, Anayasa Mahkemesi nezdinde görevli iki hâkimin ve raportörlerin de yakalanarak, tutuklandıklarını belirtmektedir. Başvurana göre, böyle bir durumda, Anayasa Mahkemesi, tarafsız olarak karar verebilecek durumda değildir.
21. Mahkeme, ilgilinin, etkin ve yeterli oldukları görünen iç hukuk yollarını olağan şekilde kullanmış olması gerektiğini dikkate alarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası gereğince, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından ve iç hukukta nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içinde kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır (MoreiraBarbosa/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65681/01, AİHM 2004‑V (karar özetleri)).
22. Mahkeme ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, Sözleşmeci Devletlere, kendilerinin yaptığı iddia edilen ihlalleri, Mahkeme’ye sunulmasından önce, engelleme veya telafi etme fırsatı sunmayı amaçladığını hatırlatmaktadır (birçok başka karar arasında bk. Selmouni/Fransa [BD], No. 25803/94, § 74, AİHM 1999-V). Sözleşme’nin 13. maddesinin konusu olan ve bu madde ile sıkı bağlantı içinde olan söz konusu kural, iç hukukun, iddia edilen ihlale ilişkin olarak etkin bir başvuru yolu sunacağı varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla söz konusu varsayım, Sözleşme tarafından oluşturulan koruma mekanizmasının, insan haklarını güvence altına alma konusunda, ulusal sistemlere göre ikincil bir nitelik taşımasını öngören ilkenin önemli bir görünümünü teşkil etmektedir (Vučković ve diğerleri/Sırbistan [BD], No.17153/11, §§ 69-70, 25 Mart 2014, ayrıca bk. Brusco/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 69789/01, AİHM 2001-IX ve Demopoulos ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], No. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 69, AİHM 2010).
23. Bununla birlikte, Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin hükümlerinin, şikâyet konusu ihlale ilişkin iç hukuktaki başvuru yollarının ancak uygun ve yeterli olması durumunda tüketilmesini zorunlu kıldığını yinelemektedir. Bu başvuru yolları, sadece teoride değil aynı zamanda uygulamada da yeterli bir şekilde var olmalıdırlar, aksi halde istenilen etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun olurlar (özellikle bk. Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 66, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-IV ve Dalia/Fransa, 19 Şubat 1998, § 38, Derleme 1998-I). Üstelik Mahkeme, "uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkelerine" göre, bazı özel koşulların, başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğundan muaf tutabileceğini hatırlatmaktadır (daha önce anılan Selmouni kararı,§ 75). Bununla birlikte, açıkça faydasız olmayan bir başvuru yolunun başarısına ilişkin şüpheler beslenmesi hususu, iç hukuk yollarının tüketilmemesini haklı göstermek için geçerli bir sebep teşkil etmemektedir (daha önce anılan Brusco ve Koçintar/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 77429/12, 1 Temmuz 2014).
24. Mahkeme, öncelikle Türk Hukukunda, olağanüstü hal döneminde yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerin yargı denetiminin, doktrinde ve Türk mahkemelerinin içtihatlarında halen tartışma konusu olduğunu gözlemlemektedir (yukarıdaki 14. paragraf). Bu bağlamda Mahkeme, Danıştay’ın, 4 Kasım 2016 tarihli kararında, olağanüstü hal kapsamında alınan tedbirlere ilişkin 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararıyla görevden ihraç edilen bir hâkim tarafından açılan iptal davasını incelediğinin altını çizmektedir. Danıştay, bu başvurunun esasını incelemek için görev yönünden yetkisiz olduğuna karar vermiş olsa da, bu türden başvuruların incelenmesi için öncelikle idare mahkemelerinin yetkili olduğu kanısına vararak, dava dosyasını ilk derece mahkemesine göndermiştir (yukarıdaki 17. paragraf). Mahkeme, ulusal mahkemeler önünde halen derdest olan bu başvurunun sonucu hakkında değerlendirmede bulunacak durumda değildir. Mahkeme bununla birlikte, ilgili dönemde, idari davalara ilişkin hukuk yolunun, başvuranın taleplerini ileri sürebilmesi için etkin olarak erişilebilir olmadığının ispatlanmadığını tespit etmektedir.
25. Mahkeme, ikinci husus olarak, 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesinin ardından, Türk Yargı Sisteminde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun oluşturulduğunu dikkate almaktadır. Anayasa’nın 148. maddesinin yeni 3. fıkrası, olağan kanun yollarının tüketilmesinin ardından, Anayasa Mahkemesi’ne, Anayasa ile Sözleşme ve Protokolleri tarafından korunan temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri süren şahısların yaptığı başvuruları inceleme yetkisi vermektedir.
26. Mahkeme, daha önce, bir hukuk davasının hakkaniyetten yoksun olduğu iddiasını içeren Hasan Uzun/Türkiye davası kapsamında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013), bu yeni başvuru yolunu incelemiştir. Bu davanın incelenmesi sırasında, Mahkeme, öncelikle söz konusu bireysel başvuru yolunun, erişilebilirliği ve koşulları gibi uygulamaya ilişkin yönlerine eğilmiştir. Mahkeme, daha sonra, bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak, kanun koyucunun iradesini, yani Türk Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanını, kendisine verilen imkânları ve kararlarının içeriğini ve etkilerini incelemiştir (daha önce anılan karar Hasan Uzun, § 53). Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan yeni bireysel başvuru yolunun temel yönlerini incelemesinin ardından, söz konusu hukuk yolunun, ilke olarak, Sözleşme’ye ilişkin şikâyetler hakkında uygun bir telafi imkânı teşkil etmediğini söyleyecek herhangi bir unsur bulunmadığı kanaatine varmıştır. Dolayısıyla Mahkeme, bu korumanın sınırlarını denetlemenin, mağdur olduğunu iddia eden kişiye düştüğü sonucuna varmıştır (daha önce anılan karar Hasan Uzun, § 69).
27. Mahkeme, bu kararın ardından, başvuranların bu yeni başvuru yolunu kullanmamış oldukları ve dolayısıyla iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle, birçok başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (diğer birçok karar arasında bk. Özkan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 28745/11, 1 Ekim 2013, Leyla Zana/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 58756/09, 1 Ekim 2013, Schmick/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 25963/14, 7 Nisan 2015, X/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 61042/14, 19 Mayıs 2015, Duran/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 79599/13, 19 Mayıs 2015 ve Berker ve diğerleri/Türkiye(kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 54769/13, 20 Ekim 2015, Sözleşme’nin 3., 6., 10. ve 11. maddelerine ilişkin şikâyetleri içeren davalar).
28. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun, bir başarı şansı olup olmadığı hususuyla ilgili olarak, öncelikle başvuranla aynı durumda bulunan birçok yargılanabilir kişinin, ileri sürülen tedbirlere karşı bu mahkeme önünde bireysel başvurularda bulunduğunu gözlemlemektedir (yukarıdaki 16. paragraf). Anayasa Mahkemesi, yukarıda belirtilen dört ilke kararında içtihat değişikliği yapmış ve 668, 669, 670 ve 671 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerin Anayasa’ya uygunluğunu inceleme yetkisinin bulunmadığına karar vermiş olsa bile (yukarıdaki 14. paragraf), söz konusu kararlar, normların Anayasa’ya uygunluğunun dava yoluyla denetimi kapsamındadır. Bu bağlamda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin, bir kanun hakkında Anayasa’ya aykırılık itirazını karara bağlamış olmasının, söz konusu kanunun uygulanmasından kaynaklanan işlemlere karşı bireylerin yine Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunmasına engel teşkil etmediğini tespit etmektedir (yukarıdaki 12.paragraf). Mahkeme ayrıca, Yüksek Mahkeme’nin, kanun hükmünde kararnamelerle alınan tedbirlere karşı yapılan binlerce bireysel başvuruyu incelemekle yetkili olup olmadığı konusunda halen bir karar vermediğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 16.paragraf). Kuşkusuz, Mahkeme, kişiler tarafından bireysel olarak sunulan ve halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan başvurular hakkında bir değerlendirmede bulunamaz. Bununla birlikte Mahkeme, ilgili dönemde, idari davalara ilişkin hukuk yolunda olduğu gibi bireysel başvuru yolunun da, başvuranın taleplerini ileri sürebilmesi için etkin olarak erişilebilir olmadığının ispatlanmadığını dikkate almaktadır.
29. Somut olayda başvuranı, yukarıda belirtilen başvuru yolunu tüketme zorunluluğundan muaf tutabilecek özel koşulların bulunup bulunmadığı sorununa gelince, Mahkeme, ilgili tarafından ileri sürülen iddiaların, bu aşamada, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun etkinliğinden ilk bakışta (primafacie) şüphe duyulmasına imkân vermediği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tarafsızlığı hususunda duyduğu basit endişelerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasının gerekliliklerine göre, başvuranı bu yargı organına bireysel başvuru yapma yükümlülüğünden muaf tutmayacağını gözlemlemektedir. Bu konuda Mahkeme, Mercan/Türkiye kararında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 56511/16, 8 Kasım 2016), 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan darbe girişimine müteakip olarak görevden ihraç edilen bir hâkimin tutuklanmasına ilişkin başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, söz konusu kararda özellikle, başvuranın, tutukluluğunun yasaya uygunluğu ve süresiyle ilgili şikâyeti hakkında başvuranın kullanmadığı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunu kullanması gerektiğine hükmetmiştir.
30. Mahkeme, önceki paragraflarda belirtilenleri göz önüne alarak, yukarıda incelenen hukuk yollarının, başvuran için erişilebilir olmadığı ve başvuranın şikâyetlerine ilişkin makul başarı imkânı sunması için elverişsiz olduğu kanaatine varmamaktadır. Mahkeme, temel hakların kanunla korunduğu bir hukuk düzeninde, bu korumanın kapsamını deneme yoluyla ölçme yükümlülüğünün, hakkı ihlal edilen bireye ait olduğunu ve ilgilinin, ulusal mahkemelere, bu hakları yorumlayarak geliştirme imkanı vermesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bk.,mutatismutandis (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla) daha önce anılan Vučković ve diğerleri, § 84). Mahkeme, açıkça faydasız olmayan bir hukuk yolunun başarısına ilişkin şüpheler beslenmesi hususunun, söz konusu bireysel başvuru yolunun tüketilmemesini haklı göstermek için geçerli bir sebep teşkil etmediğini yeniden belirtmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda, Türk Hukuk Sistemi tarafından sunulan iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğundan başvuranı muaf tutabilecek özel bir koşul bulunmadığı kanısındadır. Bu şartlar altında Mahkeme, kendi rolünün yerel mahkemelere göre ikincil nitelikte olduğunu vurgulayarak, yerel mahkemelere Sözleşme ile getirilen koruma mekanizması içinde sahip oldukları görevleri yerine getirmelerine imkân verilmesi yönünde başvuranın gereğini yapmadığı kanaatindedir (daha önce anılan Vučković ve diğerleri, § 90).
31. Sonuç olarak başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 8 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
StanleyNaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy