T.C.
İZMİR
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
17. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2021/2121
KARAR NO : 2025/1010
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : İZMİR 5. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ : 20/05/2021
NUMARASI : 2021/147 Esas 2021/378 Karar
DAVA : İTİRAZIN İPTALİ
KARAR TARİHİ : 15/05/2025
KARAR YAZIM TARİHİ : 15/05/2025
İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2021/147 Esas ve 2021/378 Karar sayılı dava dosyasından yapılan yargılama sonucunda davacının davasının pasif husumet yokluğu ve hak düşürücü süre içerisinde davanın açılmamış olması nedeni ile reddine dair verilen karara karşı davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine dosya, Dairemize gönderilmiş olmakla HMK'nın 353. maddesi uyarınca dosya üzerinden inceleme yapıldı.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Mahkemece yapılan açık yargılama sonucunda; ''...Davacı ... A.Ş. (İnfisah Eden ... Sigorta) vekili 03.03.2021 harç tarihli dilekçesiyle; dava dışı sigortalı ... A.Ş. 'nin müvekkili şirketin Emtia Nakli (Abonman Sözleşmesine Bağlı) Sigorta Poliçesi ile sigortalısı olduğunu, sigortalının naklettireceği emtiaları teminat altına alındığını, sigortalı şirkete ait emtiaların, davalı ... tarafından işletilen "....." isimli gemi ile taşınmaları esansında hasara uğradığını ve müvekkili tarafından sigortalıya 4.732,80 USD hasar ödemesi yapıldığını, ödemenin rücuen tazmini için İstanbul 32. İcra Müdürlüğünün 2019/34678 Esas sayılı dosyası üzerinden icra takibine geçildiğini, davalı / borçlunun haksız ve kötü niyetli olarak itiraz ettiğini ve takibi durdurduğunu, ekspertiz raporu ile emtianın davalı idaresinde taşınırken konteynerin su alması sebebiyle hasar gördüğünün tespit edildiğini, TTK m. 1472 uyarınca sigortacı, ödediği sigorta tazminatı miktarınca, sigortalının haklarına halef olduğunu, TTK m. 875 uyarınca davalının taşıyanın sorumlu olduğunu, Arabuluculuk başvurusunu yaptıklarını ve anlaşamama tutanağının imzalandıklarını, ileride telafisi mümkün olmayan zararların doğmasını engellemek ve müvekkili şirketin alacağının yargılama sonucu ödenmesinin güvence altına alınması için davalının mal varlığı üzerine İİK m. 257 gereğince ihtiyati haciz konulmasına karar verilmesi ile itirazın iptali ile fazlaya ilişkin tüm talep hakkı saklı kalmak kaydıyla takibin 4.951,42 USD üzerinden 23.10.2018 ödeme tarihinden itibaren işleyecek devlet bankalarının yabancı para mevduat hesabına uyguladığı en yüksek faizi ile %20'den az olmamak üzere icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesi talep etmiştir.
Davalı ... A.Ş vekili 02.04.2021 tarihli cevap dilekçesiyle; davanın pasif husumet yönünden reddinin gerektiğini, ... AŞ'ye doğrudan husumet yöneltilemeyeceğini, müvekkilinin ...... merkezli deniz yoluyla konteyner taşımacılığı yapan ..... .....'nın acenteliğini yaptığını, TTK m. 105’e göre acentenin akdettiği veya akdedilmesine aracılık ettiği sözleşmeden doğan ihtilaflardan dolayı müvekkili namına acenteye karşı dava açılabileceğini, Yargıtay 11. HD nin kararlarının da bu yönde olduğunu, bu nedenle davanın pasif husumet yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, İİK m. 67’ye göre itirazın iptali davasının ve arabuluculuk süresinin geçtiğini, İİK m. 67’ye göre icra dosyasında yapılan takibe itiraz edildiği takdirde itirazın tebliğinden itibaren bir sene içerisinde itirazın iptali davasının açılması gerektiğini, ancak müvekkilinin itirazına rağmen davacının süresi içerisinde arabuluculuğa başvurduğuna ilişkin herhangi bir belge sunulmadığından bu yönden de davanın reddi gerektiğini, yine TTK m. 1188 gereğince davanın bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde açılmadığını, davacı ... AŞ.’nin yükü teslim ettikten sonra varış limanında yükün 18.04.2018 tarihinde teslim edildiğini, takibin 01.08.2019 tarihinde başladığını, ödeme emrinin ise 05.08.2019 tarihinde tebliğ edildiğini, bu nedenle ekspertiz raporunda yer alan 18.04.2018 tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra yargı yoluna başvrulduğu, 1 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini, yine TTK m.1188/3f.’deki hak düşürücü sürenin sona ermesinden sonra da dava açılabileceğini, bu hakkın ödemeden itibaren 90 gün içinde sona erdiğini ödemenin 24.12.2018 olduğu halde, takibin 01.08.2019 olduğundan 90 günlük hak düşürücü sürenin sona erdiğini, öncelikle davanın zamanaşımı ve hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, ayrıca konşimentonun 10. maddesinde yetkili mahkemenin Londra Mahkemeleri ve uygulanacak hukukun İngiliz Hukuku olarak belirlendiğini, MÖHUK m. 47’de de tarafların yetki sözleşmesiyle yetkili mahkemeyi belirleyebileceğini, .... taşıması olan konteynır taşımasında yapıldığını navlun sözleşmesinin konşimentoda yer aldığını konşimentonun arkasındaki şartların tarafları bağladığını, arkadaki taşıma şartlarının navlun sözleşmesi hükümleri olduklarını, davacının sigortalısı dava konusu taşımaya ilişkin konşimentoyu ciro ile devralarak yükleri fiilen teslim aldığını ve konşimentonun hamili olduğunu, TTK m. 1237/1 uyarınca taşıyan (müvekkili ....) ile konşimento hamili (davacı sigortalı) arasındaki ilişkide konşimentonun esas tutulacağını, bu sebeple sigortalı konşimento üzerinde yer alan yetki anlaşması da dahil olmak üzere tüm kayıtlar ile bağlı olduğunu, yabancılık unsuru taşıyan taşımalarda, konşimentolarda yer alan yetki sözleşmelerinin MÖHUK gereğince taraflar için bağlayıcı olduğunu, dava konusu uyuşmazlıkta taşımanın yapıldığı geminin yabancı bayraklı gemi olduğunu, konşimento hükümlerinde yer alan yetki anlaşmasının uygulanması gerektiğini, takibin İstanbul’da açıldığını davanın ise İzmir’de görülemeyeceğini, davacının davasının yetki yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, davanın esası yönünden ise; esas bakımından da müvekkiline atfedilecek herhangi bir kusur bulunmadığını, konteynerin hasarlandığına ilişkin bir hasar kaydının bulunmadığını, söz konusu konteynerlerin hasarsız ve sağlam olarak teslim edildiğini, dosyada ekipman değişim belgesinin de bulunmadığını, bu belgenin bulunmaması halinde karine olarak konteynerin kusursuz teslim edildiğinin kabul edileceğini, TKK m.1185’e göre süresinde ihbar yapılmadığını, her iki tarafın katıldığı bir tespit işleminin de yapılmadığını, hasarın taşımanın hangi aşamasında meydana geldiğinin belli olmadığını, son taşımanın müvekkili şirkete ait olmadığını, mallarda ıslanmaya bağlı hasar oluştuğu iddia edilse de hasarın deniz taşıması sırasında ya da müvekkili şirketin sorumlu olduğu ticari bir kusurdan kaynaklandığının ispatlanamadığını, ıslaklığın deniz suyundan olup olmadığını belirlemek için gümüş nitrat testinin yapılmadığını, limanda konteynerlerin delik veya hasarlı olduğunu gösterir herhangi bir hasar kaydının bulunmadığını, hasarın ancak iki tarafın iştiraki ile tespit edilmesi gerektiğini, ekspertiz raporunun konteynerin incelenerek düzenlenmediğini, 13.04.2018 tarihinde konteynerin boş olarak teslim alındığını ve raporun ise 19.04.2018 tarihinde düzenlendiğini, böylece konteyner görülmeden raporun düzenlendiğini, evrak üzerindeki incelemeyle zararın tespit edilemeyeceğini, ayrıca dava dışı sigortalının zararının %10 daha fazlası yapılarak müvekkilinden talep edildiğini, yine sovtaj değerine ilişkin bir beyanında bulunmadığını, bir sovtaj varsa bu durumun tespit edilmesi gerektiğini, tek taraflı tespitin yeterli olmadığını belirterek müvekkili aleyhine haksız ve kötü niyetli olarak icra takibi başlatan davacı aleyhine %20 oranında kötü niyet tazminatına hükmedilmesi gerektiğini belirterek davanın hak düşürücü süre, pasif husumet yokluğu, yetki ve esastan reddini talep etmiştir.
Davacı vekilinin 09.04.2021 tarihli beyan dilekçesinde; Davalının alacağın zamanaşımına uğradığını iddiasını kabul ekmediklerini zira sigortalı emtialarda meydana gelen hasar taşıyıcının ağır kusurundan kaynaklı olmasından dolayı 3 yıllık zamanaşımı tabi olduğunu, taşıyan ...'nin ağır kusuru, pervasızca davranışı söz konusu olduğundan TTK m. 855 gereği ödenen hasar tazminatının 3 yıllık zamanaşımına tabi olup hasarın tespitinin yapıldığı tarih olan 19.04.2018 tarihinden itibaren işleyecek 3 yıllık süre 19.04.2021 tarihinde zamanaşımının sona ereceğini, yine davalı ...unvanlı şirketin acentesinin Türkiye temsilcisi olan ... A.Ş.’ne davalı şirkete izafeten dava açıldığını, konşimentoda yer alan yetkili mahkemelerin Londra Mahkemeleri olduğuna dair kaydın ... A.Ş. için bağlayıcı olmadığını, davalının süresinde ihbar yapılmadığına ilişkin iddialarının doğru olmadığını, 19.04.2018 tarihinde ... çalışanına mail yoluyla bildirim yapıldığını, bu nedenle süresi içerisinde bildirim yapılmış olduğundan bu iddianın doğru olmadığını, davanın acenteye istinaden açıldığını yetkili mahkemenin davalı şirketin Türkiye acentesi olduğunu, eşyanın deniz yolu ile taşınması sırasında hasara uğramasından dolayı davalı taşıyanın sorumlu olduğunu, davalının taşıdığı emtianın zarara uğramasından sorumlu olduğunu, 4.732,80 USD hasar ödemesi yapıldığını, 7 aret balyanın alıcı tarafından reddedildiğini, bu balyalara konteynere giren suyun temas etmesi nedeniyle zarar verildiğini, konteyner, nakliye sırasında ve ...’nin gözetimindeyken hasar gördüğünü, bu nedenle TTK m. 875 ve m. 1178 uyarınca taşıyıcının sorumluluğu ile sorumlu olan davalıdan, yapılan ödemenin rücuen tazmini gerektiğini, davalının itirazlarının reddi ile davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
Dava; sigorta sözleşmesine dayalı taşıma şirketine karşı sigorta konusu malın hasara uğramasına istinaden açılan rücuen yapılan takibe itirazın iptali davasıdır.
Tarafların delilleri toplanmış ve değerlendirilmiştir.
İstanbul 32. İcra Müdürlüğünün 2019/34678 Esas sayılı dosyası, 87409 nolu hasar dosyası, nakliyat poliçesi, ödeme dekontları, arabuluculuk son tutanağı incelenmiştir.
İstanbul 32. İcra Müdürlüğünün 2019/34678 Esas sayılı dosyası incelendiğinde; takip alacaklısı ... A.Ş. (İnfisah Eden ... Sigorta) nin takip borçlusu ... A.Ş. aleyhine 01.08.2019 tarihli ilamsız icra takibi ile 4.732,00 USD asıl alacak ve işlemiş faiz ile birlikte 4.951,42 USD üzerinden takibe geçtiği, borçlunun 21.08.2019 tarihinde borca ve tüm ferilerine itiraz ederek takibi durdurduğu belirlenmiştir.
Taraflar arasında ki ihtilaf öncelikle pasif husumet, yetki ve hak düşürücü süreye ilişkindir.
Davalının yetki itirazı incelendiğinde;
Dosyaya ibraz edilen konşimento da yer alan yetki ilk itirazı incelendiğinde; bu halde yetkili mahkemenin m.10/3’e göre MSCUAY564351 numaralı konşimento da yer alan ve milletlerarası yetki kaydını içeren konşimento kuralının genel işlem şartı niteliğinde bulunduğu açıktır. Buradaki genel işlem şartı, ticari nitelikte olsa da, 6098 s. Türk Borçlar Kanunu m. 20-25’te yer alan denetime tabidir. Söz konusu denetim gerek tüketici gerekse de ticari nitelikteki genel işlem şartlarına uygulanmaktadır. Ayrıca söz konusu hükümler, tarafların iradelerinden bağımsız olarak emredici nitelikte kurallar barındırmakta ve bu sebeple kamu düzenine ilişkindir. Dolayısıyla Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 2 uyarınca, hukuki işlemin tarihine bakılmadan, TBK m. 20-25’de yer alan kurallar geçmişe yönelik olarak da uygulanabilecektir. Öte yandan somut olayda yabancılık unsurunun bulunması da, kamu düzeni ile ilgili bulunan söz konusu hükümlerin uygulanmasını engellememektedir. Çünkü bu konuda “Türk Hukukunu Doğrudan Uygulanan Kuralları” başlıklı MÖHUK m. 6 uygulama alanı bulur: “Yetkili yabancı hukukun uygulandığı durumlarda, düzenleme amacı ve uygulama alanı bakımından Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının kapsamına giren hallerde o kural uygulanır”. Öğretiye göre, iç hukukta sözleşmeler için getirilmiş olan ve kamu yararı açısından önemli olan hükümler (örn. kira hukukuna ilişkin emredici hükümler, hâkimin fahiş cezai şartı indirmesi gibi), Türkiye’de yabancı bir hukuka tabi olan sözleşmelere de doğrudan uygulanır (Bkz. Aysel Çelikel / Bahadır Erdem: Milletlerarası Özel Hukuk, 11. Bası, 2012, s. 155). Genel işlem şartlarına ilişkin hükümlerin bu kapsamda değerlendirileceği açıktır. Dolayısıyla yabancılık unsurlu olaylarda dahi, mahkemenin TBK’ da yer alan genel işlem şartlarına ilişkin denetim kurallarını uygulaması gerekmektedir.
Olayda konşimentoda yer alan yetki kaydının müzakere edildiği kabul edilse dahi, TBK m. 25’e göre söz konusu genel işlem şartı içerik denetimine tabidir. Bu maddeye göre, “Genel işlem koşullarına, dürüstlük kuralına aykırı olarak, karşı tarafın aleyhine veya onun durumunu ağırlaştıracak nitelikte hükümler konulamaz”. Somut olaydaki yetki kaydının geçerli olduğu kabul edildiğinde, söz konusu konşimento tahtında ortaya çıkan her türlü uyuşmazlıkta davacının yükle ilgilinin Londra mahkemelerine başvurması gerekecektir. Bu halde TBK m. 25 çerçevesinde söz konusu yetki kaydının geçersiz sayılmasına sebep olmaktadır. Dürüstlük kuralına göre, söz konusu yetki şartının geçerli olması Türkiye’de bulunan ihracatçı firmalar açısından açık bir dengesizlik yaratmaktadır.
Türk içtihat hukukunda TBK m. 25’te yer alan içerik denetimi konşimentolarda yer alan uluslararası yetki ve tahkim kayıtları için uygulanmıştır. Bu hususta verilen yerel mahkeme kararlarının Yargıtay 11’inci Hukuk Dairesi tarafından da onaylandığı görülmektedir. (Örneğin: İzmir 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 1-) 2012/147 Esas, 2-) 2012/148 Esas, 3-) 2012/201 Esas, 4-) 2012/205 Esas, 5-) 2012/230, Esas 6-) 2012/236 Esas, 7-) 2012/247 Esas, 8-) 2012/249 Esas, 9-) 2012/312 Esas, 10-) 2012/313 Esas, 11-) 2012/317 Esas, 12-) 2012/319 Esas, 13-) 2012/342 Esas, 14-) 2013/10 Esas, 15-) 2013/12 Esas, 16-) 2013/18 Esas, 17-) 2013/37 Esas, 18-) 2013/49 Esas, 19-) 2013/51 Esas, 20-) 2013/52 Esas, 21-) 2013/54 Esas, 22-) 2013/55 Esas, 23-) 2013/74 Esas, 24-) 2014/16 Esas, 25-) 2014/22 Esas, 26-) 2014/42 Esas, 27-) 2014/56 Esas, 28-) 2014/73 Esas, İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin – 1-) 2014/428 Esas, 2-) 2014/443 Esas, 3-) 2014/483 Esas, 4-) 2014/1370 Esas, 5-) 2015/22 Esas, 6-) 2015/23 Esas, 7-) 2015/206 Esas, 8-) 2015/469 Esas, 9-) 2015/503 Esas, 10-) 2015/667 Esas, 11-) 2015/1200 Esas, 12-) 2015/1210 Esas, 13-) 2015/1211 Esas, 14-) 2015/1444 Esas, 15-) 2016/898 Esas, 16-) 2016/1009 Esas, 17-) 2016/1454 Esas, 18-) 2018/144 Esas, 19-) 2018/386 Esas) Dolayısıyla, Yargıtay İhtisas Dairesi tarafından da, konşimentolardaki yetki tahkim kayıtları açısından TBK m. 25’te yer alan içerik denetimi hâli hazırda kabul gören ve uygulanan bir yoldur. Söz konusu uygulama da, temelde, somut olaydaki yükle ilgilinin hak arama özgürlüğü üzerinde yetki ve tahkim kaydının ekonomik bir sınırlama yapıp yapmadığı ölçütüne dayanmaktadır. Bu tür bir etkinin olmadığı durumlarda yetki ve tahkim kaydı geçerli görülürken, hak arama özgürlüğünün fiilen sınırlanmış olacağı durumlarda genel işlem koşulu niteliğindeki bu kayıtlar bağlayıcı nitelikte sayılmamaktadır.
Ayrıca, Konşimentoda yer alan yetki kaydı incelendiğinde "Tüccarın açtığı herhangi bir davanın ve aşağıda belirtilen koşullar saklı kalmak kaydıyla taşıyıcının açtığı herhangi bir davanın Londra Yüksek Mahkemesi'nin inhisarı yetkisinde olduğu ve İngiliz kanunlarına tabi olduğu kabul edilmiştir Amerika Birleşik Devletlerine veya Amerika Birleşik Devletlerinden yapılacak taşımalara ilişkin dava, münhasıran New York Güney Bölgesinden sorumlu Birleşik Devletler Bölge Mahkemesinde açılacak ve ABD kanunları münhasıran geçerli olacaktır. Tüccar herhangi bir diğer mahkemede dava açmamayı ve başka bir mahkemede açılan davanın sona erdirilmesinde oluşacak taşıyıcının makul yasal giderlerini ve masraflarını karşılamayı kabul eder. Tüccar yukarıda belirtilen esasa ilişkin tüccar aleyhine verilmiş herhangi bir karara itiraz hakkından feragat eder.
Navlun veya tüccarın taşıyıcıya ödemesi gereken herhangi bir diğer tutarla ilgili herhangi bir anlaşmazlık durumunda, taşıyıcı seçim hakkı kendisinde olmak üzere belirtilen ülkelerde ya da yükleme limanı, boşaltma limanı, teslim yerinin bulunduğu ülkede veya tüccarın ticari faaliyetinin bulunduğu herhangi bir yerde tüccar aleyhine dava açabilir." bu kaydın her iki taraf için belirli bir mahkemeyi yetkili kılmadığı, taraflardan birinin menfaatlerinin üstün tutulduğu ve karşılıklı dengenin bulunmadığı bir mahkeme seçimi yapıldığı görülmektedir. Uluslararası Usul Hukuku açısından bu tür yetki kayıtları “Asimetrik Yetki Kaydı” olarak anılmaktadır. Bu tür kayıtların mahkemenin belirli olmaması sebebiyle geçerli olarak kabul edilmemektedir. Ayrıca bu durum, genel işlem şartı denetimi dışında ortaya çıkmaktadır. Mahkemeye sunulan asimetrik yetki kaydının geçersizliği için genel işlem şartı denetimine başvurmaya dahi gerek yoktur.
Sonuç olarak, MÖHUK m. 6 gereğince uygulama alanı bulan genel işlem koşullarına ait hükümler gereğince 6098 sayılı TBK m. 25 uyarınca başvurulacak içerik denetimde bu tür yetki kayıtlarının evleviyetle dürüstlük kuralına da aykırı olacağı açıktır. Dolayısıyla gerek genel usul hukuku ilkeleri gerekse de BK m. 25 özelinde söz konusu mahkeme kaydının geçerli bir uluslararası yetki sözleşmesi olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir. Yetki itirazına dayanak yapılan konşimento kaydının geçerli olmadığından bu yöndeki yetki ilk itirazının reddine karar verilmiştir.
Davalının diğer itirazı olan pasif husumet itirazı incelendiğinde;
Davalı vekilinin husumet itirazının incelenmesi için konşimento üzerinde yapılan incelemede taşıma şirketinin ... ..olduğu bu konşimento da yükleme acentesinin "... .." olarak yer aldığı, olduğu bu halde davacının davalı olarak asıl taşıyan ... ...’yı göstermesi ve ona izafeten TTK m. 105/2’ye göre ... A.Ş.’ye karşı takip yapması ve dava açması gerekirken davacının doğrudan acenteye karşı takip yapması ve dava açmasının usule aykırı olduğundan davacının davasının pasif husumet/sıfat yokluğu bulunmadığı belirlenmiştir.
Pasif husumet ehliyetinin bu dava ve takipte bulunmadığı, bu durumun HMK m. 119 ve 124’e göre düzeltilmesinin de mümkün olmadığı belirlenmiştir.
Ayrıca 22.02.2018 tarihli MS12018000100344 numaralı faturada ... .. adına ... A.Ş. tarafından acente sıfatıyla tanzim edildiği belirtilmiştir.
Davacı yapmış olduğu icra takiplerinde de doğrudan borçlu olarak ... AŞ'yi göstermiş olup; husumetin asıl taşıyıcı olan ... ...'ya Izafeten ... A.Ş.’ye yöneltilmesi gerekli olduğu halde; bunu yapmadığı, bu haliyle; husumetteki eksikliği giderse dahi; takibe devam edemeyeceği de belirlenmiştir.
Davalı tarafın davanın süresinde açılmadığı, İİK m. 67/2 ye aykırı davrandığı, hak düşürücü sürenin geçtiği itirazı değerlendirildiğinden İİK m. 67 ye göre davalının itirazının davalı tarafından tebliğ edilmesine ilişkin bir beyan ve dilekçe bulunmadığından davacının hak düşürücü süresinin başlamadığı, bu sürenin tebliğ ile başladığı belirlendiğinden bu yöndeki itirazının reddine, karar verilmiştir.
Davalının diğer itirazı olan hak düşürücü süre yönünden yapılan incelemede ise; TTK m. 1188 hükmü gereğince zararın ortaya çıktığı tarihten itibaren yani malların tesliminden itibaren 1 yıllık hak düşürücü süre içinde davanın açılması veya takibin yapılması gerekir. Somut olayda söz konusu mallardaki hasarın gönderilen malların 18.04.2018 tarihinde teslim edildiği, yani gemiden tahliye edildiği, yükte meydana gelen hasarın 19.04.2018 de tarihinde ekspertiz incelemesi yapıldığı, sigortalının hasarı bu tarihte öğrendiği, hasar bedelinin de 24.12.2018 tarihinde sigortacı tarafından sigortalıya ibraname yoluyla ödenmesiyle, davacı sigortacının davalı taşıyan aleyhine 01.08.2019 tarihinde icra takibi başlattığı ve daha sonra borçlunun 21.08.2019 tarihinde takibe itiraz üzerine takibin durmasıyla arabuluculuk başvurusu yaptığı 31.10.2019 tarihinde başvuru yaptığı, 21.11.2019 tarihinde arabuluculuğun sona erdiği, bu tarihler arasında yani 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde arabuluculuk görüşmesinin başladığı ve arabuluculuk görüşmesi süresinin bitim tarihinin hak düşürücü süre içerisinden mahsup edilmesi gerektiği, (6325 sayılı Kanun m.18/A-15 gereğince "(15) Arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen sürede zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez" hükmüne istinaden hak düşürücü sürenin kesildiği), 22 günlük arabuluculuk süresine, yine ayrıca 7226 sayılı Kanun Geçici Madde-1 gereğince Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle hak kayıplarının önlenmesi nedeniyle yargıda bulunan (hak düşürücü dâhil) sürelerin 13.03.2020’den önce 30.04.2020 tarihine ve daha sonra Cumhurbaşkanlığının sürelerin uzatılmasına ilişkin 30.04.2020 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan kararıyla bu sürelerin 15.06.2020 tarihine kadar durdurulması nedeniyle hak düşürücü sürenin geçmediği/işlemediği, yani 13.03.2020 tarihinden 15.06.2020 tarihine kadar olan 94 günlük süre hak düşürücü sürenin işlemesini durdurulmuş olduğundan bu sürenin hak düşürücü süreye eklenmesi gerektiği tespit edilmekle 22 gün + 94 günlük hak düşürücü süreye eklenmesi gereken sürelerin eklenmesiyle eklenmesiyle hak düşürücü sürenin 21.08.2019 tarihinden 21.08.2020 tarihine kadar olan bu süreye 94 + 22 gün = 116 günün eklenmesiyle 15.12.2020 (dahil) sona erdiği, 15.12.2020 tarihinde dahi davanın açılmadığı, davanın 03.03.2021 tarihinde açıldığı belirlenmiştir.
Davacının davasını 03.03.2021 tarihinde açtığı, buna göre gönderilenin malı teslim almasından itibaren 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde dava açması gerektiği, bu sürenin malın teslimi tarihinden itibaren 18.04.2018 tarihinden itibaren 18.04.2019 tarihine kadar olduğu, davacının bu süre içinde dava açmadığı, takip yapmadığı ve hak düşürücü süre dolduktan sonra arabuluculuk başvurusu yaptığı belirlenmiştir. Davacı takibe bu süre bittikten sonra 03.08.2019 tarihinde başlamıştır. Ayrıca yine itiraz tarihi olan 21.08.2019 tarihinden sonra dahi bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde (arabuluculuk süresi ve 7226 sayılı Kanun ile eklenen süreler dahil olmak üzere) dava açmadığı da belirlenmiştir. Buna göre her türlü hak düşürüçü sürenin geçtiği belirlenmiştir.
Yine TTK m. 1188’de öngörülen bir yıllık dava açma süresi, hak düşürücü süre mahiyetinde olup, bu maddeye göre malların tesliminden veya teslim edilmiş olmaları icap eden tarihten itibaren bir yıl içinde mahkemeye müracaat edilmediği takdirde, taşıyan aleyhine malların ziya ve hasarından dolayı her türlü sorumluluk davası hakkı düşeceği öngörülmüş olup, ayrıca yine aynı maddenin 3. fıkrasında " ...(3) Sorumlu tutulan kişinin rücu davası, birinci fıkrada öngörülen hak düşürücü sürenin sona ermesinden sonra da açılabilir. Ancak, rücu davası açma hakkı, bu hakka sahip olan kişinin, istenen tazminat bedelini ödediği veya aleyhine açılan tazminat davasında dava dilekçesini tebellüğ ettiği tarihten itibaren doksan gün içinde kullanılmadıkça düşer" hükmü gereğince davacının ödeme yaptığı tarih olan 24.12.2018 tarihinden itibaren 90 günlük süre içerisinde de yani yaklaşık 3 ay olan süre içinde de ( ki bu süre 18.04.2019 içinde kalmaktadır.) dava açılmadığı da belirlenmiştir. Kaldı ki sigortalıyla halef selef ilişkisine sahip olan davacı sigortacının TTK m. 1188/3f’den yararlanması da mümkün değildir. Zira sorumlu tutulan 3. bir kişiye karşı bir rücu davası açılmış değildir. Bu nedenle de TTK m. 1188/3f’den yararlanması mümkün olmadığı gibi aksinin kabulü halinde dahi halefiyet yolu ile gönderilen sigortalı adına açtığı dava da bu hak düşürücü süre geçtiğinden hak düşürücü süre nedeniyle davanın reddi gerekmektedir.
6102 sayılı TTK m. 1188/2’de (eTTK' nın 1067.) öngörülen bir yıllık dava açma süresi, hak düşürücü süre mahiyetindedir. Bu maddeye göre malların tesliminden veya teslim edilmiş olmaları icap eden tarihten itibaren bir yıl içinde mahkemeye müracaat edilmediği takdirde, taşıyan aleyhine malların ziya ve hasarından dolayı her türlü sorumluluk davası hakkı düşeceği öngörülmüş olup, somut olayda da davacı sigortacının halefiyet yolu ile gönderilen sigortalı adına açtığı dava da yükün teslim edildiği tarih olan 18.04.2018 tarihinden 18.04.2019 tarihine kadar dava açılmadığından hak düşürücü sürenin geçtiği geçtiği belirlenmiştir. Yine bu süreyi kesen herhangi bir işlem yapılmamıştır. İcra takibi ise 01.08.2019 tarihinde yani teslimden yaklaşık 1 yıl 4 ay sonra başlamış olup, icra takibinden sonra yapılan arabuluculuk görüşmelerinin ve 7226 sayılı Kanun Geçici Madde-1 gereğince Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle hak kayıplarının önlenmesi nedeniyle yargıda bulunan (hak düşürücü dâhil) sürelerin eklenmesiyle dahi hak düşürücü sürenin etkilenmediği, mevcut sürenin uzatılmasını gerektirecek herhangi bir hak sağlamadığının tespit edilmiş olup, davanın bu nedenle reddi gerekmiştir. Böylece dava hem hak düşürücü süre ve hem de pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddi gerekmiştir.
Bu nedenle davanın diğer unsurlarının incelenmesine gerek olmaksızın davanın reddi gerekmiştir.
Davalının davanın reddi ile birlikte %20 kötü niyet tazminat talebinin ise; davacının davasını haksız ve kötü niyetli açtığı tespit edilemediğinden kabul edilmemiş ret edilmiştir..." gerekçesi ile; Davacı davasını asıl taşıyıcı olan ... ...’ya karşı izafeten ... AŞ’yi göstererek takip yapması ve dava açması gerekirken TTK m. 105/2’ye aykırı olarak doğrudan acenteye karşı ve onu hasım göstererek doğrudan takip yaparak dava açmış olması nedeniyle; davacının davasının pasif husumet yokluğu ve hak düşürücü süre içerisinde dava açılmamış olması nedeniyle reddine, Davalının %20 kötüniyet tazminat talebinin ise şartları gerçekleşmediğinden reddine karar verilmiş, verilen bu karara karşı davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
İSTİNAF NEDENLERİ:
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, sigortalı emtialarda meydana gelen hasarın taşıyıcının ağır kusurundan kaynaklı olmasından dolayı 3 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu, hak düşürücü sürenin dolmadığını, dava dilekçesinde ve cevaba cevap dilekçesinde davayı asıl taşıyan ... ...'ya izafeten TTK'nun 105/2. maddesine göre ... AŞ'ne yöneltmek istediklerini açıkça belirttiklerini, Yargıtay içtihatlarına uygun olarak yerel mahkemenin işin esasına girerek karar vermesi gerekirken pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddinin de isabetsiz olduğunu, eksik inceleme sonucunda müvekkili şirketin adil yargılanma hakkı ihlal edilerek hatalı hüküm kurulduğunu ileri sürerek yerel mahkeme kararının kaldırılması istemiyle istinaf kanun yoluna başvurmuştur.
DELİLLERİN TARTIŞILMASI, HUKUKİ SEBEP VE GEREKÇE:
Dava, uluslararası deniz yolu ile taşımadan kaynaklı olarak sigortalı emtianın hasar görmesinden dolayı rücuen tazminatın tahsili için yapılan ilamsız icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.
İstinaf kanun yolu başvurusuna konu edilen karar hakkında; 6100 sayılı HMK'nın 355. maddesindeki düzenleme gereğince, istinaf dilekçesinde belirtilen nedenler ve kamu düzenine ilişkin aykırılık bulunup bulunmadığı hususlarıyla sınırlı olarak inceleme yapılmıştır.
''...Dava, davacı ve davalı olmak üzere iki taraf sistemine göre kurulmuştur. Davanın taraflarının kimler olduğu davacı tarafından sunulan dava dilekçesinde gösterilir. Taraf ehliyeti ise, bir davada taraf olabilme yeteneğini ifade eder. Hak ehliyetine sahip olan her gerçek ve tüzel kişi, davada taraf olabilme yeteneğine sahiptir. Taraf ehliyeti dava şartı olduğundan mahkemece tarafların taraf ehliyetine sahip olup olmadıkları hususu re’sen araştırılır.
Bir davada taraf olarak gösterilen kişilerin gerçekten o dava ile ilgili olup olmadıkları hususu ise taraf sıfatı ile ilgilidir. Sıfat, dava hakkı ile taraflar arasındaki ilişkiyi ifade etmektedir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde taraf sıfatı bir usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu subjektif hakkın özüne ilişkin maddi bir hukuk sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kural olarak, bir davada davacı olma sıfatı (aktif husumet) o hakkın sahibine, davalı sıfatı (pasif husumet) ise; o hakka uymakla yükümlü bulunan kişiye (borçlu) aittir. Davanın tarafları o davada gerçekten taraf sıfatına sahip ise mahkeme davanın esası hakkında inceleme yaparak karar verir ( Kuru, Baki: Medeni Usul Hukuku El Kitabı, Ankara 2020, C.I, s. 331 vd.).
Görülmektedir ki, mahkemenin davanın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatlarına sahip olmaları gerekir. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar bile, taraflardan birinin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatı yoksa, davanın esası hakkında bir karar verilemeyeceğinden, dava sıfat yokluğundan (husumetten) reddedilir. Taraf sıfatı, bir dava şartı, dolayısıyla bir usul hukuku sorunu değildir. Sıfat, dava konusu sübjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunudur. Taraf sıfatının yokluğu, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olduğu için def'i değil, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülmesi mümkün ve mahkemece de kendiliğinden nazara alınması zorunlu bir olgudur. Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 27.01.2016 tarihli ve 2014/13-684 E., 2016/106 K.; 11.11.2020 tarihli ve 2017/13-663 E., 2020/873 K.; 04.11.2021 tarihli ve 2018/1-941 E., 2021/1342 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir...'' (Bknz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.03.2022 tarih ve 2021/(17)-4-282 Esas 2022/299 Karar sayılı Kararı)
“…Eğer davalı, davacının yönelttiği hakkın istenebileceği kişi değilse davada taraf sıfatı olmadığından mahkemece bu durumda davaya konu edilen hakkın esası hakkında bir inceleme yapılmayıp, davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekmektedir…” (Bknz. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2005/8103 Esas sayılı ilamından)
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yargılamanın açıklığı ilkesini kabul etmiştir. 6100 sayılı HMK'nın 294. ve devamı maddelerinde hükmün nasıl tesis edileceği ve sonrasında kararın nasıl yazılacağı etraflıca hükme bağlanmıştır. Yargılamanın açık bir şekilde yapılması ve tesis edilen hükmün açıkça belirtilmesi ilke olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle hükmün açık, anlaşılır ve şüpheye yer vermeyecek şekilde infazı kabil olarak kurulması ve de en önemlisi sonradan yazılacak gerekçeli kararın kısa karara uygun bulunması gerekir. Aksi halde, yargılamanın açıklığı ilkesi dolayısıyla kamu vicdanı zedelenmiş ve mahkeme kararlarına duyulan güven sarsılmış olacaktır. Kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki olmaması gerektiği gibi gerekçe ile hüküm fıkrası arasında da çelişki bulunmaması yasal bir zorunluluk olup, HMK'nın 298/2. maddesinde gerekçeli kararın tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamayacağı düzenlenmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu' nun 2009/19-109 Esas ve 2009/123 Karar sayılı ilamında da değinildiği üzere, 10.04.1992 tarih, 1991-7 Esas 1992-4 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, hâkimin tefhim etmiş olduğu kısa kararla gerekçeli kararın uyum içinde olması gerektiğini öngörmektedir. Yargı erkinin görev ve yetkisi, Anayasa ile yasaları amaçlarına uygun olarak yorumlayıp uygulamak, keza İçtihadı Birleştirme Kararlarının bağlayıcılığını gözetmekten ibarettir. Kısa kararla gerekçeli karar arasındaki çelişkiye cevaz verilmemesinin amacı, kamunun mahkemelere olan güveninin sarsılmamasına yöneliktir. Tefhim edilen hüküm başka, gerekçeli karardaki hüküm başka ise bu durumun mahkemelere olan güveni sarsacağı tartışmasızdır.
Kararların bu hususlara aykırı oluşturulması mahkeme kararlarına duyulan güveni sarsacağı gibi verilen kararların hukuki denetiminin yapılmasını da olanaksız kılmaktadır.
6100 sayılı HMK 297. maddesi (1086 sayılı HUMK. m. 388) uyarınca mahkeme kararında, iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde, hüküm sonucu kısmında da, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Aynı Kanunun 389. maddesinde de “Verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmıyacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır” hükmüne yer verilmiştir (6100 sayılı HMK m. 297 ve 298). Belirtilen madde hükümlerine göre, hakim gerekçeye uygun karar vermek zorunda olup gerekçe ile hüküm birbirine uygun olmalıdır. Başka bir anlatımla, tesis edilen hüküm, infazı kabil ve uygulanabilir olmalıdır. Bu kural yargıda açıklık ve netlik prensibinin bir gereğidir.
Yine Anayasanın 141. maddesinin 3. fıkrası hükmü de mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiğini düzenlemektedir.
Bir mahkeme kararının gerekçesi, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyar; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterir. Tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta bir gerekçe bölümünün bulunması zorunludur. Ayrıca, karar aleyhine yasa yollarına başvurulduğunda kanun yolu incelemesi sırasında gerekçe sayesinde kararın usul ve yasaya uygun olup olmadığı denetlenebilir. Diğer bir anlatımla, kanun yolu incelemesi ancak bir kararın gerekçe taşıması halinde mümkün olabilir. Dolayısıyla gerekçe, bir hükmün olmazsa olmaz unsurudur.
Nitekim, 07.06.1976 gün ve 3/4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde yer alan "Gerekçenin, ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği, yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir" şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.
Ayrıca HMK.' nun 26. maddesine göre; ''Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.
Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır.''
Anılan hususlar kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama, gerek yargı erki ile hakimin, gerek mahkeme kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile bağdaşmaz.
Bölge Adliye Mahkemeleri'nce ancak ilk derece mahkemesince yukarıda belirtildiği gibi usulünce tefhim edilmiş kısa karar ve bu kısa karara uygun olarak yazılmış gerekçeli karar hakkında istinaf değerlendirmesi yapılabilir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında istinaf incelemesine konu kararın gerekçesinde; ''...Davalı vekilinin husumet itirazının incelenmesi için konşimento üzerinde yapılan incelemede taşıma şirketinin ... ... olduğu bu konşimento da yükleme acentesinin "... ..." olarak yer aldığı, olduğu bu halde davacının davalı olarak asıl taşıyan ......’yı göstermesi ve ona izafeten TTK m. 105/2’ye göre ... A.Ş.’ye karşı takip yapması ve dava açması gerekirken davacının doğrudan acenteye karşı takip yapması ve dava açmasının usule aykırı olduğundan davacının davasının pasif husumet/sıfat yokluğu bulunmadığı belirlenmiştir.
Pasif husumet ehliyetinin bu dava ve takipte bulunmadığı, bu durumun HMK m. 119 ve 124’e göre düzeltilmesinin de mümkün olmadığı belirlenmiştir.
Ayrıca 22.02.2018 tarihli MS12018000100344 numaralı faturada ..... adına ... A.Ş. tarafından acente sıfatıyla tanzim edildiği belirtilmiştir.
Davacı yapmış olduğu icra takiplerinde de doğrudan borçlu olarak ... AŞ'yi göstermiş olup; husumetin asıl taşıyıcı olan .......'ya Izafeten ... A.Ş.’ye yöneltilmesi gerekli olduğu halde; bunu yapmadığı, bu haliyle; husumetteki eksikliği giderse dahi; takibe devam edemeyeceği de belirlenmiştir.
Davalı tarafın davanın süresinde açılmadığı, İİK m. 67/2 ye aykırı davrandığı, hak düşürücü sürenin geçtiği itirazı değerlendirildiğinden İİK m. 67 ye göre davalının itirazının davalı tarafından tebliğ edilmesine ilişkin bir beyan ve dilekçe bulunmadığından davacının hak düşürücü süresinin başlamadığı, bu sürenin tebliğ ile başladığı belirlendiğinden bu yöndeki itirazının reddine, karar verilmiştir.
Davalının diğer itirazı olan hak düşürücü süre yönünden yapılan incelemede ise; TTK m. 1188 hükmü gereğince zararın ortaya çıktığı tarihten itibaren yani malların tesliminden itibaren 1 yıllık hak düşürücü süre içinde davanın açılması veya takibin yapılması gerekir. Somut olayda söz konusu mallardaki hasarın gönderilen malların 18.04.2018 tarihinde teslim edildiği, yani gemiden tahliye edildiği, yükte meydana gelen hasarın 19.04.2018 de tarihinde ekspertiz incelemesi yapıldığı, sigortalının hasarı bu tarihte öğrendiği, hasar bedelinin de 24.12.2018 tarihinde sigortacı tarafından sigortalıya ibraname yoluyla ödenmesiyle, davacı sigortacının davalı taşıyan aleyhine 01.08.2019 tarihinde icra takibi başlattığı ve daha sonra borçlunun 21.08.2019 tarihinde takibe itiraz üzerine takibin durmasıyla arabuluculuk başvurusu yaptığı 31.10.2019 tarihinde başvuru yaptığı, 21.11.2019 tarihinde arabuluculuğun sona erdiği, bu tarihler arasında yani 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde arabuluculuk görüşmesinin başladığı ve arabuluculuk görüşmesi süresinin bitim tarihinin hak düşürücü süre içerisinden mahsup edilmesi gerektiği, (6325 sayılı Kanun m.18/A-15 gereğince "(15) Arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen sürede zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez" hükmüne istinaden hak düşürücü sürenin kesildiği), 22 günlük arabuluculuk süresine, yine ayrıca 7226 sayılı Kanun Geçici Madde-1 gereğince Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle hak kayıplarının önlenmesi nedeniyle yargıda bulunan (hak düşürücü dâhil) sürelerin 13.03.2020’den önce 30.04.2020 tarihine ve daha sonra Cumhurbaşkanlığının sürelerin uzatılmasına ilişkin 30.04.2020 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan kararıyla bu sürelerin 15.06.2020 tarihine kadar durdurulması nedeniyle hak düşürücü sürenin geçmediği/işlemediği, yani 13.03.2020 tarihinden 15.06.2020 tarihine kadar olan 94 günlük süre hak düşürücü sürenin işlemesini durdurulmuş olduğundan bu sürenin hak düşürücü süreye eklenmesi gerektiği tespit edilmekle 22 gün + 94 günlük hak düşürücü süreye eklenmesi gereken sürelerin eklenmesiyle eklenmesiyle hak düşürücü sürenin 21.08.2019 tarihinden 21.08.2020 tarihine kadar olan bu süreye 94 + 22 gün = 116 günün eklenmesiyle 15.12.2020 (dahil) sona erdiği, 15.12.2020 tarihinde dahi davanın açılmadığı, davanın 03.03.2021 tarihinde açıldığı belirlenmiştir.
Davacının davasını 03.03.2021 tarihinde açtığı, buna göre gönderilenin malı teslim almasından itibaren 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde dava açması gerektiği, bu sürenin malın teslimi tarihinden itibaren 18.04.2018 tarihinden itibaren 18.04.2019 tarihine kadar olduğu, davacının bu süre içinde dava açmadığı, takip yapmadığı ve hak düşürücü süre dolduktan sonra arabuluculuk başvurusu yaptığı belirlenmiştir. Davacı takibe bu süre bittikten sonra 03.08.2019 tarihinde başlamıştır. Ayrıca yine itiraz tarihi olan 21.08.2019 tarihinden sonra dahi bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde (arabuluculuk süresi ve 7226 sayılı Kanun ile eklenen süreler dahil olmak üzere) dava açmadığı da belirlenmiştir. Buna göre her türlü hak düşürüçü sürenin geçtiği belirlenmiştir.
Yine TTK m. 1188’de öngörülen bir yıllık dava açma süresi, hak düşürücü süre mahiyetinde olup, bu maddeye göre malların tesliminden veya teslim edilmiş olmaları icap eden tarihten itibaren bir yıl içinde mahkemeye müracaat edilmediği takdirde, taşıyan aleyhine malların ziya ve hasarından dolayı her türlü sorumluluk davası hakkı düşeceği öngörülmüş olup, ayrıca yine aynı maddenin 3. fıkrasında " ...(3) Sorumlu tutulan kişinin rücu davası, birinci fıkrada öngörülen hak düşürücü sürenin sona ermesinden sonra da açılabilir. Ancak, rücu davası açma hakkı, bu hakka sahip olan kişinin, istenen tazminat bedelini ödediği veya aleyhine açılan tazminat davasında dava dilekçesini tebellüğ ettiği tarihten itibaren doksan gün içinde kullanılmadıkça düşer" hükmü gereğince davacının ödeme yaptığı tarih olan 24.12.2018 tarihinden itibaren 90 günlük süre içerisinde de yani yaklaşık 3 ay olan süre içinde de ( ki bu süre 18.04.2019 içinde kalmaktadır.) dava açılmadığı da belirlenmiştir. Kaldı ki sigortalıyla halef selef ilişkisine sahip olan davacı sigortacının TTK m. 1188/3f’den yararlanması da mümkün değildir. Zira sorumlu tutulan 3. bir kişiye karşı bir rücu davası açılmış değildir. Bu nedenle de TTK m. 1188/3f’den yararlanması mümkün olmadığı gibi aksinin kabulü halinde dahi halefiyet yolu ile gönderilen sigortalı adına açtığı dava da bu hak düşürücü süre geçtiğinden hak düşürücü süre nedeniyle davanın reddi gerekmektedir.
6102 sayılı TTK m. 1188/2’de (eTTK' nın 1067.) öngörülen bir yıllık dava açma süresi, hak düşürücü süre mahiyetindedir. Bu maddeye göre malların tesliminden veya teslim edilmiş olmaları icap eden tarihten itibaren bir yıl içinde mahkemeye müracaat edilmediği takdirde, taşıyan aleyhine malların ziya ve hasarından dolayı her türlü sorumluluk davası hakkı düşeceği öngörülmüş olup, somut olayda da davacı sigortacının halefiyet yolu ile gönderilen sigortalı adına açtığı dava da yükün teslim edildiği tarih olan 18.04.2018 tarihinden 18.04.2019 tarihine kadar dava açılmadığından hak düşürücü sürenin geçtiği geçtiği belirlenmiştir. Yine bu süreyi kesen herhangi bir işlem yapılmamıştır. İcra takibi ise 01.08.2019 tarihinde yani teslimden yaklaşık 1 yıl 4 ay sonra başlamış olup, icra takibinden sonra yapılan arabuluculuk görüşmelerinin ve 7226 sayılı Kanun Geçici Madde-1 gereğince Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle hak kayıplarının önlenmesi nedeniyle yargıda bulunan (hak düşürücü dâhil) sürelerin eklenmesiyle dahi hak düşürücü sürenin etkilenmediği, mevcut sürenin uzatılmasını gerektirecek herhangi bir hak sağlamadığının tespit edilmiş olup, davanın bu nedenle reddi gerekmiştir. Böylece dava hem hak düşürücü süre ve hem de pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddi gerekmiştir..." gerekçesi ile; davacının davasını asıl taşıyıcı olan ... ...’ya karşı izafeten ... AŞ’yi göstererek takip yapması ve dava açması gerekirken TTK m. 105/2’ye aykırı olarak doğrudan acenteye karşı ve onu hasım göstererek doğrudan takip yaparak dava açmış olması nedeniyle; davacının davasının pasif husumet yokluğu ve hak düşürücü süre içerisinde dava açılmamış olması nedeniyle reddine, karar verildiği yazılmak suretiyle; mahkeme gerekçesine ve hüküm fıkrasına göre bir davada tek bir davalı yönünden aynı anda hem pasif husumet yokluğu nedeninden dolayı hemde hak düşürücü süreden dolayı davanın reddi söz konusu olamayacağından, bu hali gerekçenin ve hüküm fıkrasının kendi içinde çelişki oluşturulmakla, yerel mahkeme kararının HMK'nın 297. ve 298. maddelerine aykırılık teşkil ettiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan bu durum karşısında; istinaf incelemesine konu ilk derece mahkemesi kararının HMK’nın 297., 355. ve 353/(1)-a-4. maddeleri gereğince re'sen kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın HMK’nın 353/(1)-a maddesi uyarınca kararı veren mahkemeye gönderilmesine, kararın kaldırılma sebep ve şekline göre istinaf kanun yoluna başvuran davacı vekilinin istinaf itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 20/05/2021 tarih ve 2021/147 Esas, 2021/378 Karar sayılı hükmünün, 6100 sayılı HMK'nun 297., 355. ve 353/(1).a.4 maddeleri uyarınca RE'SEN KALDIRILMASINA,
2-Dosyanın HMK 353/(1)-a maddesi gereğince Dairemiz kararına uygun şekilde yeniden bir karar verilmek üzere MAHKEMESİNE GÖNDERİLMESİNE,
3-Kararın kaldırılma sebep ve şekline göre istinaf kanun yoluna başvuran davacı vekilinin istinaf itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına
4-İstinaf başvurusuna konu kararın re'sen kaldırılması nedeniyle istinaf başvurusu sırasında alınan peşin harcın başvuru sahibi davacıya iadesine,
5-İstinaf başvurusu aşamasında başvuru sahibi davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin mahkemesince verilecek nihai kararla hüküm altına alınmasına,
6-İstinaf incelemesi duruşmasız yapıldığından istinaf kanun yoluna başvuran davacı yararına vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına,
7-İİK 36.maddesi gereğince istinaf aşamasında tehiri icra talebi uyarınca yatırılan teminatın yatıran tarafa iadesine,
8-Kararın taraflara tebliği, harç ve gider/delil avansı iadesi işlemlerinin yerel mahkemece yerine getirmesine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda HMK’nın 353/(1)-a maddesi gereğince kesin olmak üzere 15.05.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.