"İçtihat Metni"
İtirazname : 2011/116795
Yargıtay Dairesi : 6. Ceza Dairesi
Mahkemesi : İSTANBUL 3. Çocuk Ağır Ceza
Günü : 24.05.2007
Sayısı : 3301-90
Sanıklar B.K.ve M.Y.ın nitelikli yağma suçundan 5237 sayılı TCY'nın 149/1-a-c, 31/3 ve 62. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, koşulları oluşmadığından 5237 sayılı TCY'nın 150/2. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına ilişkin, İstanbul 3. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.05.2007 gün ve 3301-90 sayılı hükmün sanıklar müdafii tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 06.07.2010 gün ve 23402-12498 sayı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise 06.07.2010 gün ve 116795 sayı ile;
“Mağdura karşı işlenen yağma suçundan dolayı her iki sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazları reddedilerek yerel mahkemece verilen hükmün onanmasına dair kararın, eylemlerin sübutu konusunda tebliğnamedeki görüşe aykırı olmamasına karşın, dosyanın yeniden incelenmesi sonucunda öncelikle eylemlerin sübutu ve ayrıca kabule göre de 5237 sayılı TCY'nın 150/2. maddesindeki indirim hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı konularında Yargıtay 6. Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasında uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle sanıklara isnat edilen eylemlerin sübuta erip ermediği konusunda toplanan delillerin yeniden irdelenmesi, daha sonrada mahkemenin kabulü doğrultusunda 5237 sayılı TCY'nın 150/2. maddesindeki koşulların irdelenerek; ceza kanununun amacı, kanunilik prensibi, hakkaniyet ve kanun önünde eşitlik gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki görüşlerden yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.
1.Sorun;
Toplanan delillerin irdelenmesi:
Olaydan bir gün sonra karakola müracaat eden mağdur 23.10.2003 tarihli ifadesinde; Olay günü okulun karşısında bulunan börek salonuna doğru yaya olarak yürürken daha önceden bir kez gördüğü ancak isminin B. K. olduğunu başkalarından öğrendiği sanığın bıçak çekerek pantolonunun cebinde bulunan 2.000 TL(2 YTL) parayı alırken, ‘Amo’ lakaplı kişininde adı geçen sanığa yardımcı olduğunu, bu şahısların yanlarında bulunan diğer iki kişinin olaya karışmadıklarını beyan eylemiştir.
Müşteki H.K.23.10.2003 tarihli ifadesinde; Oğlu olan mağdurun cebinde bulunan paranın İ. Ünverdi Lisesinde okuyan B.K.tarafından alındığını tespit ettiğini beyan eylemiştir.
Sanıklardan B. K., gerek hazırlık aşamasında gerekse yargılama aşamasındaki savunmasında; yüklenen suçu işlemediğini ancak mağduru İncirlibahçe İlköğretim Okulunda okurken bir kez dövdüğü için kendisine iftira ettiğini beyan eylemiştir.
Sanık M.Y.ise gerek hazırlık aşamasında gerekse yargılama aşamasındaki savunmasında; mağduru tanımadığını, diğer sanık B.K.'un mağduru dövdüğünü adı geçen sanık'tan öğrendiğini, olay tarihinde diğer sanık B.K.ile birlikte okuldan döndüğünü beyan eylemiştir.
Dosya içerisinde mevcut olan delilleri bu şekilde özetledikten sonra sanıklar hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünde oluşan başlıca şüpheleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
1-)Daha önceden bir kez gördüğü sanık B. K.'un ismini başkalarından öğrendiğini açıklayan mağdurun ‘Amo’ lakaplı kişiyi ise hiç tanımadığını beyan eylemesine karşın, daha sonra ‘Amo’ lakaplı kişinin sanık M.Y.olduğuna dair bilgiye nasıl ulaşıldığının karar yerinde denetime olanak sağlayacak şekilde açıklanmadığı gibi mağdurun hiç bir aşamada sanıklar ile yüzleştirilmemiş olması nedeniyle eylemin sanıklar tarafından işlendiği duraksamaya yer vermeyecek şekilde tespit edilmemiştir. Zira sanık B.K.'un mahkûmiyet hükmünün dayanağını teşkil eden mağdurun iddialarını çürütmek amacıyla aralarında önceye dayalı olayın etkisiyle husumet bulunduğunu beyan eyleme ihtimali mevcuttur. Ayrıca ‘Amo’ lakaplı kişinin sanık M. Y.olduğu bilgisine nasıl ulaşıldığının dosya içeriğinden anlaşılamadığı gibi gerek hazırlık aşamasında gerek yargılama aşamasında sanık M. Y.dan ‘Amo’ lakaplı kişinin kendisi olup olmadığı dahi sorulmamıştır.
Yargılama aşamasında diğer sanık ile birlikte okuldan döndüğünü beyan eden M. Y.'ın tarih ve saat bildirmediği gibi bir taraftan olayı tamamen inkar ederken diğer taraftan olaydan çok sonra olay günü diğer sanık ile birlikte okuldan döndüğü yönündeki beyanı, diğer sanığı suçtan kurtarmaya yönelik bir çaba olarak ta değerlendirilebilir. Kaldı ki aynı gün okuldan birlikte dönseler dahi sanık M. Y.ın kısa bir süre için diğer sanığın yanında bulunmadığı sırada isnat edilen fiilin işlenme ihtimali de mevcuttur. Bütün ihtimalleri değerlendirmek zorunda olan mahkeme tarafından çelişkiler ve tereddütler giderilmediği gibi hangi bilgiye istinaden ‘Amo’ lakaplı kişinin sanık M.Y.olduğu da karar yerinde açıklanmamıştır. Ayrıca bütün aşamalarda yüklenen suçu işlemediğini beyan eden sanık M. Y.ın olaydan çok sonra soyut bir şekilde olay günü diğer sanık ile birlikte olduğu yönündeki beyanı mahkûmiyet hükmüne esas alınamaz.
Dosya içerisindeki bilgiler değerlendirildiğinde olay anında her iki sanığın birlikte olduğu konusu dahi şüphelidir.
2-)Yağma gibi çok önemli bir suça maruz kalan mağdurun babasının polis memuru olarak görev yapması nedeniyle, olaydan hemen sonra şikayetçi olması gerekirken, olayın üzerinden bir gün geçtikten sonra karakola müracaat etme nedeni de makul bir şekilde açıklığa kavuşturulmamıştır.
3-)Sanıklardan B.K. ile mağdur arasında önceye dayalı bir husumet bulunduğunun iddia edilip ileri sürülmüş olmasına karşın, bu hususta hiç bir araştırma yapılmadığı gibi bu aşamadan sonra yapılacak herhangi bir araştırmanın sonuca etkili olamayacağı açıktır.
Mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıklar hakkında mahkûmiyet kararı verilirken yukarıda ayrıntılı bir şekilde anlatılan şüphelerin giderilmediği gibi iddianın hangi nedenle savunmaya üstün kılındığı da denetime olanak sağlayacak ve başta davanın tarafları olmak üzere herkesi ikna edecek şekilde açıklanmamıştır.
Uyuşmazlığın çözümü için Ceza Muhakemesi Hukukunun en temel ilkelerinden birisi olan ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesinden’ ne anlaşılması gerektiğinin uygulamada ve teoride benimsenen görüşler ışığında açıklanması gerekmektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.10.2010 tarih, 2010/8-134 esas- 2010/217 karar sayılı içtihadında; ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ özet olarak aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.
Latince ‘in dubio pro reo’ olarak ifade edilen ve masumiyet (suçsuzluk) karinesinin bir uzantısı olan ‘şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorikte olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir.
Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan suçsuzluk karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Prof. Dr. H.H..; Şüpheden Sanığın İstifade Etmesi İlkesini; ‘Mahkeme, Muhakeme Hukuku açısından kullanılmasına izin verilen bütün delilleri dinlediği halde, maddi mesele hakkındaki şüphesini yenemezse, suç fiilini sanığın lehine olacak şekilde karara bağlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2 maddesindeki ‘suçsuzluk karinesi’, şüpheden sanığın faydalanmasını gerektirir’ şeklinde özetledikten sonra; Şüpheden sanık yararlanır kuralının anlamını şu şekilde açıklamıştır:
'Şüpheden sanık yararlanır' ilkesi, ceza yargılaması hukukunda geçerli olan ve mevzuatımızda yazılı olarak hükme bağlanmamış bulunan bir ispat kuralıdır. Buna göre, bir suç işlediği iddiasıyla yargılanan kimse hakkında mahkûmiyet kararının verilebilmesi için, o kimsenin o suçu işlediğinin yüzde yüz oranında kesin olması, ispatlanmış bulunması gerekir. Bu noktadaki yüzde birlik şüphe dahi, sanığın beraat etmesine yol açar.
Böylece masum bir kimsenin cezalandırılmasındansa, suçlu bir kimsenin serbest bırakılması daha üstün tutulmaktadır. Nitekim jüri sisteminin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde jürinin tek görevi, sanığın suçu işleyip işlemediği konusunda, yani ispat hususunda karar vermektir. Jüri 11 üyeden oluşmaktadır ve bir kimsenin suçu işlediğine karar verilebilmesi için 11 üyeden, 11'inin de sanığın suçu işlediğine kanaat getirmesi gerekir. 10 üye sanığın suçu işlediği; ancak bir üye işlemediği yönünde oy kullandığı takdirde, sanığın beraatına karar verilir. Bu örnek, şüphenin yüzde yüz oranında yenilmemesi dolayısıyla, sanığın beraatına karar verilmesi gerektiğini göstermektedir.
Yargıtay da benzer olaylardaki pek çok kararlarında bu ilkeye gerekli önemi vermektedir. Çeşitli kararlarda bu husus söyle ifade edilmiştir:
Ceza yargılamalarında amaç, gerçeğin hiçbir şüpheye yer bırakılmaksızın ortaya çıkarılmasıdır; şüphenin bulunması halinde, mahkûmiyet kararı verilmesi ceza yargılaması hukukunun genel ilkelerine aykırıdır; şüpheden sanığın yararlanacağı evrensel bir ceza yargılaması hukuku ilkesidir ve varsayımlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz.
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan bilgi ve belgeler ışığında somut olayımıza baktığımızda; gerek hazırlık aşamasında gerekse yargılama aşamasında yüklenen suçun sanıklar tarafından işlendiğine dair mağdurun iddiasından başka mahkumiyete yeterli ve inandırıcı şüpheden arındırılmış kesin kanıtlara ulaşılamamıştır. Zira mağdur ile sanıklardan Burhan Kavruk'un daha önceden birbirlerini tanıdığı yerel mahkeme tarafından da kabul edilmiştir. Benzer olaylarda sanık ya da sanıkları sadece olay nedeniyle tanıyan mağdurların dosya içeriğine uygun iddialarına üstünlük tanınması gerektiği konusunda gerek uygulamada gerekse teoride herhangi bir duraksamanın mevcut olmamasına karşın, incelemeye konu eylemde olduğu gibi sanık ya da sanıkları önceden tanıyan mağdur ya da mağdurların iddialarının daha kuşkulu karşılandığı bilinen bir gerçektir. Öğrenci olan sanıklara ait adli sicil kayıtlarında herhangi bir hükümlülüklerinin bulunmaması ve yağma gibi çok önemli bir suça maruz kalan mağdurun olayın üzerinden bir gün geçtikten sonra karakola müracaat etmesi de sanıklar hakkında oluşan şüpheyi iyice artırmıştır.
Sadece mağdurun iddialarına istinaden verilen mahkumiyet kararına iştirak edilmemekle birlikte bir an için mağdurun iddialarının doğru olduğu kabul edilse dahi bu kezde eylemin sanıklar tarafından gerçekleştirildiğinin duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Zira mağdur daha önceden bir kez gördüğü B. K.'un ismini sonradan öğrendiğini, ‘Amo’ lakaplı kişiyi ise tanımadığını beyan eylemesine karşın; mağdurun ismini sonradan B.K.olarak öğrendiği şahsın sanık B.K., ‘Amo’ lakabıyla bilinen şahsın ise sanık M.Y.olduğu bilgisine nasıl ulaşıldığının dosya içeriğinden anlaşılmadığı gibi bu husus karar yerinde de denetime olanak sağlayacak şekilde açıklanmamıştır. Öncelikle mağdur ile sanıklar yüzleştirilerek sanıkların kimliklerinin nasıl tespit edildiği mağdur ile müştekiden; olay anında her iki sanığın olay yerinde birlikte olup olmadıklarının ve ‘Amo’ lakabıyla bilinen kişinin sanık M.Y. olup olmadığı ise sanıklardan sorulup; delillerin bir bütün halinde değerlendirilmesi suretiyle sanıkların hukuki durumlarının tayin ve takdiri gerekirken; eksik soruşturma ile yetinilerek denetimden yoksun gerekçe ile mahkumiyet kararı verilmesi suretiyle Anayasanın 141, CYY'nın 34, 230. maddeleri ile 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi delaletiyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY'nın 308/7. maddesine aykırı davranılmıştır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 22.05.1996 tarih, 1996/3748 esas-1996/4759 karar sayılı içtihadında;
Mahkeme kararının dayandığı tüm verilerin, bu verilere ait mahkemenin ulaştığı sonuçların, iddianın savunma ve varsa tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerin açık olarak gerekçeye yansıtılması, Anayasanın 141. ve CYUY'nın 32, 260 ve 308/7. maddeleri uyarınca sanıkları, mağdurları, Cumhuriyet Savcısını ve de herkesi inandıracak ve Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde olması gerekir.
Şüpheden sanık yararlanır ilkesi; özenle yapılmış bir hazırlık soruşturmasına, her türlü araştırma soruşturma sonucu toplanmış ve değerlendirilmiş bütün delillere rağmen sanığın suçluluğu veya aleyhe durum konusunda var olan makul şüphenin giderilmemesi halinde uygulanmalıdır. Bu durumun aksi, bu kez de mağdur tarafın, adaletin ve toplumun zarar görmesine sebep olacaktır. Uygulama alanı çok geniş ve hukukumuzda da vazgeçilmez bir yere sahip olan şüpheden sanık yararlanır ilkesi doğru uygulandığı ve doğru anlaşıldığı takdirde adalet sistemine ve hukuka hizmet edebilir.
2 ’inci Sorun:
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere sanıklara isnat edilen eylem sübuta ermediği halde verilen mahkumiyet kararının bir an için doğru olduğu kabul edilse dahi bu seferde mağdurdan alının 2.000 TL(2 YTL)'nin az olması nedeniyle 5237 sayılı TCY'nın 150/2. maddesindeki indirim hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağının tartışılması gerekmektedir.
Bu sorunun çözümü için 5237 sayılı TCY'nın 150/2. maddesinin, benzer hükümlere yer veren 765 sayılı TCY'nın 522/1. maddesi ile kıyaslanarak aradaki fark bulunup bulunmadığının tespitinden sonra değer azlığı hükümleri
